Hakkari ve unutulan çıbanbaşı
Hakkari’deki kanlı saldırı ve şehitlerin ardından tansiyon iyice yükseldi. Birileri Türkiye’yi korku tüneline sokmaya kararlı.
Asıl soru şu: Türkiye geçmişte kapılıp içinde çırpındığı ve sürekli kaybettiği o girdaba bir daha girecek mi?
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın terörle mücadele konusunda son yaptığı açıklamalar, yakın bir gelecekte terörle mücadele konusunda geçmişten çok daha farklı bir stratejinin işaretlerini veriyor. Örgüt ise, adeta kendi etkinlik haritasını çizercesine üst üste saldırılarda bulunuyor.
***
Öncelikle, Suriye meselesinin kelimenin tam anlamıyla kilitlendiği bir zaman dilimindeyiz. Uluslararası sistemden sürekli olarak ‘Esad gitmeli’ sinyali geliyor. Ancak bunun nasıl gerçekleşeceği konusunda herkes birbirini sahaya sürmeye çalışıyor.
Afganistan ve Irak örneklerinin ardından, Libya konusunda geri planda kalarak süreci yönetmeyi deneyen ABD, Şam konusunda da bölgesel aktörler üzerinden bir hesaplaşma sürecini tetiklemeye çalışıyor.
Bölgemizde buna uygun bir zeminin olmadığını söylemek pek de kolay değil. Ertelenmiş, bastırılmış ne kadar hesaplaşma varsa, devreye sokulmaya çalışılıyor. Şu haberi birlikte okuyalım isterseniz:
‘Suudi Arabistan’ın Suriye’ye yapılacak bir askeri müdahalenin finansmanı için 50 milyar dolar vaat ettiği bildirildi. Suudi Arabistanlı bölge uzmanlarından Hamza el-Hasan, Suudi Arabistan’ın Suriye’ye yapılacak bir askeri müdahale için 50 milyar dolar vaat ettiğini belirterek, Türkiye ile Suudi Arabistan arasında Suriye konusunda görüş ayrılıkları bulunduğunu söyledi.’ (yakindoguhaber.com)
Bu haber pek çok bakımdan önemli. Birincisi, belli ki uluslararası sistem ve onun merkezindeki ABD, meselenin ekonomik boyutu dahil tüm yükünü bölgesel aktörlere yıkma peşinde.
İkincisi, Lübnan’da başlayan hükümet krizinin ardından Hizbullah destekli hükümetin kurulması, Hariri ailesinin geri plana düşmesi, Suudi yönetiminin, İran’la ertelenmiş hesaplarını iyiden iyiye gün yüzüne çıkarmıştı. Şimdi aynı durum Şam üzerinden karşımıza çıkıyor.
Üçüncüsü, haberde de vurgulandığı gibi Türkiye’nin bu konudaki görüşü farklı. Ankara, başından itibaren, Suriye’deki reform sürecinin kendi dinamikleriyle gerçekleşmesi yönünde ısrarlı. Herhangi bir dış müdahalenin işleri daha da içinden çıkılmaz hale getireceği konusunda da haklı duruşunu koruyor Ankara.
***
Şimdi belli ki Öcalan’ın, hatta son dönem itibarıyla Karayılan’ın da kontrolü dışına çıkan yapının peş peşe gerçekleştirdiği eylemler, açıkçaTürkiye’nin bölgesel duruşuna yönelik mesajlar veriyor.
PKK’yı basit bir cinayet şebekesi gibi görmek, bugüne kadar bize hep pahalıya mal oldu. Pek çok bölgesel hesapla yolu kesişen ve bunları ayakta kalmak için sonuna kadar kullanabilen bir yapıdan söz ettiğimizi unutmayalım.
Bu coğrafyada pek çok sorunun bizzat kaynağı olan küçük ülke, nedense bu tartışmaların ortasında kendisini unutturmuş görünüyor. Oysa bu ülkenin PKK gibi şebekeler üzerinde hatırı sayılır bir emeği (!) var ve bunu yeri geldiğinde kendi adına kullanmaktan çekinmedi bugüne kadar.
Türkiye, Suriye, İran ve toplamda bölgede olup bitenlere bakarken, bu çıbanbaşı ülkenin nerede durduğunu, hangi zeminlerde faaliyet gösterebileceğini akıldan çıkarmamakta yarar var.
Çünkü her çatışma, onun varlığının teminatı. Dahası uluslararası sistemin düştüğü açmazları, bölgesel hesaplaşmaları tetikleyerek çözebilme konusunda hayli maharetli olduğunu da unutmayalım.
Türkiye bu hesaplaşmaların bir parçası olmadı. Bundan sonra olmayacağına da inanıyorum. Hakkari’deki saldırı ve benzerleri bizi bu tuzağa düşürmemeli.
Nasuhi GÜNGÖR ngungor@stargazete.com
18 Ağustos 2011 Perşembe
Bu haber 18/08/2011 tarihinde eklenmiştir.