PKK’nın yıl dönümü açıklaması devletin temkinli çizgisini doğruluyor
PKK’nın açıklamasında mağdurlara yönelik özür yer almazken, siyasi ve hukuki adım talebi devletin temkinli yaklaşımını yeniden gündeme taşıdı.
Ahmet Taş | Şehitler Ölmez
ANKARA, TÜRKİYE — PKK’nın silah yakma töreninin birinci yıl dönümünde yayımladığı açıklama, mağdurlara dönük özür veya açık pişmanlık içermeden devletten siyasi ve hukuki adım istemesiyle yeni bir güven tartışması başlattı.
Örgüt, Türkiye’nin geçen bir yılda gerekli düzenlemeleri yapmadığını ileri sürerken Ankara’nın süreci ağırdan aldığı görüntüsü vermeye çalışıyor. Ancak TBMM’de komisyon kurulması, kapsamlı bir rapor hazırlanması ve olası düzenlemelerin silahsızlanmanın güvenlik birimlerince teyidine bağlanması, devletin hareketsiz değil temkinli ilerlediğini gösteriyor.
Açıklamada mağdurlara yönelik özür bulunmuyor
PKK’nın 10 Temmuz 2026’da kamuoyuna yansıyan açıklamasında, örgütün 1 Mart 2025’te ateşkes ilan ettiği, 5-7 Mayıs 2025’te fesih ve silahlı mücadeleyi sonlandırma kararı aldığı, 11 Temmuz’da ise silah yakma töreni düzenlediği anlatıldı.
Metinde örgütün attığını savunduğu adımlar ayrıntılı biçimde sıralanırken, terör saldırılarında hayatını kaybeden siviller, çocuklar, öğretmenler, kamu görevlileri ve güvenlik güçleri için açık bir özür veya pişmanlık ifadesi yer almadı. Bunun yerine devlet, siyasi ve hukuki düzenlemeleri geciktirmekle suçlandı; Abdullah Öcalan ile örgütün yönetici kadrolarının hukuki konumlarının düzenlenmesi istendi.
Türkiye’nin toplumsal hafızasında ise PKK terörü yalnızca devlet ile silahlı bir yapı arasındaki çatışmadan ibaret değil. Örgütün saldırılarında bebekler, çocuklar, kadınlar ve diğer siviller hayatını kaybetti; öğretmenler görev yaptıkları bölgelerde hedef alındı. Bu nedenle yeni bir dönemin toplumsal meşruiyeti yalnızca örgütün silah yakmasıyla değil, mağdurların acısının tanınması ve geçmişteki eylemlerle açık biçimde yüzleşilmesiyle kurulabilir.
Silah yakmak başlangıçtır, hesaplaşmanın yerine geçmez
Süleymaniye’de 11 Temmuz 2025’te gerçekleştirilen törende 30 örgüt mensubu silahlarını yakmıştı. Bu görüntü, silahlı mücadeleden vazgeçildiğine dair sembolik ve önemli bir adım olarak değerlendirildi. Sürecin devamında örgüt Türkiye’deki unsurlarını sınır dışına çektiğini de açıkladı.
Bununla birlikte sembolik bir tören, örgütün bütün silahlı unsurlarının dağıtıldığını, silah depolarının teslim edildiğini veya farklı isimler altındaki yapılanmaların tasfiye edildiğini tek başına kanıtlamaz. Nitekim TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu da sürecin ilerlemesini, örgütün tüm unsurlarıyla silah bıraktığının devletin güvenlik kurumlarınca tespit ve teyit edilmesi şartına bağladı.
Stratejik bakımdan devletin esas alması gereken ölçü, törenlerde verilen mesajlardan çok sahadaki doğrulanabilir sonuçlardır. Silahlı kadroların tamamen dağıtılması, örgütsel emir-komuta yapısının sona ermesi, finans ve propaganda ağlarının şiddetten kopması ve bağlantılı bütün silahlı yapıların aynı iradeye uyması gerekir.
Silahların bir bölümünü yakıp ardından devletten kapsamlı siyasi ve hukuki tavizler beklemek, güven inşası için yeterli değildir. Güven, tek taraflı taleplerle değil, geri dönüşü olmayan ve denetlenebilir bir silahsızlanmayla oluşur.
“Devlet hiçbir adım atmadı” iddiası tabloyu eksik yansıtıyor
PKK açıklamasında, silah yakma töreninin üzerinden bir yıl geçmesine rağmen siyasi ve hukuki alanda ilerleme sağlanmadığı ileri sürüldü.
“Bir yıldır bu yönlü adımlar atılmamıştır.”
Ancak bu ifade, geçen bir yıldaki kurumsal gelişmeleri bütünüyle yansıtmıyor. TBMM’de 5 Ağustos 2025’te Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu kuruldu. Komisyon, çalışmalarını 18 Şubat 2026’da tamamlayarak silahsızlanma, toplumsal bütünleşme ve geçiş süreci hukukuna ilişkin rapor hazırladı.
Raporda örgütün bütün unsurlarıyla tasfiye edildiğinin teyit edilmesinden sonra, amaca özel, geçici ve müstakil bir kanun hazırlanabileceği belirtildi. Bunun yanında, uygulanacak hükümlerin toplumda genel af veya cezasızlık algısı oluşturmaması gerektiği özellikle vurgulandı.
Dolayısıyla devletin yaklaşımı “hiçbir şey yapmamak” değil; güvenlik teyidi tamamlanmadan geri dönüşü zor hukuki sonuçlar doğuracak adımlar atmamak şeklinde okunmalıdır. Böylesine ağır tarihî ve toplumsal sonuçları bulunan bir konuda yavaşlık her zaman iradesizlik anlamına gelmez. Bazı durumlarda yavaşlık, devlet ciddiyetinin ve stratejik tedbirin gereğidir.
Hukuki düzenlemenin sınırı mağdurların adalet duygusudur
Silah bırakan, herhangi bir saldırıya katılmamış veya zorla örgüte götürülmüş kişiler için teslim olmayı ve toplumla yeniden bütünleşmeyi kolaylaştıran düzenlemeler yapılabilir. Ancak bireysel suç sorumluluğu bulunan kişilerin herhangi bir inceleme yapılmadan topluca cezasız bırakılması hukuk devleti ilkesiyle ve mağdurların adalet beklentisiyle bağdaşmaz.
Devletin atacağı hiçbir siyasi veya hukuki adım şehit ailelerinin, gazilerin ve terör mağdurlarının onurunu rencide edecek nitelikte olmamalıdır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da 9 Temmuz 2025’te sürecin hiçbir aşamasında şehitlerin hatırasına gölge düşürecek bir adım bulunmadığını ve bulunamayacağını açıklamıştı.
Bu yaklaşım, barış veya toplumsal bütünleşme ihtimalini reddetmek anlamına gelmiyor. Aksine kalıcı bir toplumsal barışın, suç ile suçsuzluğu ayıran, mağduru görmezden gelmeyen ve silahsızlanmayı kesin biçimde güvence altına alan adil bir hukuki zemin üzerinde kurulması gerektiğini ifade ediyor.
Tek taraflı suçlayıcı dil güveni güçlendirmiyor
PKK’nın açıklaması, örgütün kendi adımlarını “sorumlu davranış” olarak sunarken sürecin yavaş ilerlemesinin sorumluluğunu bütünüyle devlete yükleyen bir dil taşıyor. Açıklamada geçmiş eylemlere yönelik özeleştiri bulunmaması, Türkiye toplumunda örgütün silahlı geçmişiyle yüzleşmeden siyasi meşruiyet talep ettiği algısını güçlendirebilir.
Silahlı bir örgütün demokratik siyasete geçmesi, yalnızca kullandığı mücadele yönteminin adını değiştirmesi değildir. Demokratik siyaset; şiddetin koşulsuz reddini, tehdit dilinin terk edilmesini, mağdurların acısına saygıyı ve seçilmiş kurumların meşruiyetinin kabul edilmesini gerektirir.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “Silah varsa siyaset yoktur” sözü de sürecin temel sınırını ortaya koyuyor. Demokratik siyasete katılımın yolu açıktır; ancak bunun ön şartı silahların tamamının bırakılması ve şiddetin bir pazarlık aracı olmaktan çıkarılmasıdır.
Devlet sabrı zafiyet değil stratejik kontrollülüktür
Türkiye Cumhuriyeti’nin süreci aceleye getirmemesi, örgütün taleplerini görmezden geldiği anlamına gelmez. Devlet, bir taraftan silahsızlanmanın tamamlanmasını izlerken diğer taraftan Meclis üzerinden siyasi ve hukuki seçenekleri değerlendirdi.
Bu sabır, örgütün her talebinin kabul edileceği veya geçmişte işlenen suçların unutulacağı anlamına gelmemelidir. Devlet sabrının sınırı; ülkenin birliği, vatandaşların güvenliği, hukukun üstünlüğü ve mağdurların adalet hakkıdır.
Kalıcı çözüm için PKK’nın yapması gereken, devleti yeni adımlar atmaya zorlayan açıklamalar yayımlamaktan önce bütün silahlı varlığını geri dönülmez biçimde tasfiye etmek, geçmişin mağdurlarını tanımak ve şiddetle arasına kesin bir mesafe koymaktır.
Silah yakma töreni önemli bir başlangıç olabilir. Ancak devletin ve milletin güvenini kazanacak asıl gelişme; bütün silahların bırakılması, örgütsel yapının fiilen ortadan kalkması, saldırıların sorumluluğuyla yüzleşilmesi ve demokratik siyasetin koşulsuz biçimde kabul edilmesidir.
Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti sabırlıdır. Fakat bu sabır, meydan okumalara sessiz kalmak veya milletin hafızasını yok saymak değildir. Sürecin başarıya ulaşması, örgütün taleplerinin yüksek sesle dile getirilmesine değil, silahsızlanmanın eksiksiz ve doğrulanabilir biçimde tamamlanmasına bağlıdır.
SehitlerOlmez.com













