Nuşirevan’dan Hz. Ömer’e adalet dersi: Dünya neyi kaybetti?
Nuşirevan ve Hz. Ömer kıssaları, adaletin güç, kimlik ve çıkar karşısında nasıl korunması gerektiğini bugünün dünyasına yeniden hatırlatıyor.
Yusuf İnan
Gazeteci, Yazar
Nuşirevan ve Hz. Ömer kıssaları, adaletin yalnızca güzel bir söz değil, güç sahibinin kendi aleyhine de olsa hakkı koruma iradesi olduğunu hatırlatıyor.
Bugünün dünyasında adalet kavramı sık kullanılıyor; devletler, kurumlar, mahkemeler ve uluslararası kuruluşlar adaletten söz ediyor. Fakat asıl soru şudur: Adalet, yalnızca bize yakın olanlar için mi isteniyor, yoksa kim olursa olsun mazlumun hakkı için mi savunuluyor? Nuşirevan-ı Âdil ve Hz. Ömer üzerinden aktarılan kıssalar, bu soruya tarihî ve ahlaki bir cevap arıyor.
Nuşirevan neden adalet sembolü oldu?
Nuşirevan-ı Âdil, yani Sasani hükümdarı I. Hüsrev, İran ve İslam geleneğinde “adil hükümdar” denildiğinde akla gelen en önemli figürlerden biri olarak anılır. Onun adı, yalnızca güçlü bir hükümdar olduğu için değil, adalet fikriyle özdeşleştiği için asırlar boyunca yaşamıştır.
Nuşirevan’ın adaleti, halk hikâyelerinde ve klasik kaynaklarda sık sık örnek gösterilir. Rivayetlerde onun zulme engel olduğu, haksızlığa uğrayanların sesini duyduğu, makam sahiplerinin yolsuzluklarına karşı sert davrandığı anlatılır. Bu yönüyle Nuşirevan, yalnızca İran tarihinin değil, doğu siyasi düşüncesinin de sembol isimlerinden biri haline gelmiştir.
Adaletin onun adıyla birlikte anılmasının sebebi, gücü hakkın önüne koymamasıdır. Çünkü adil olmak, zayıfı korumakla başlar; fakat asıl sınav, güçlüye sınır koyabilmekle ortaya çıkar.
Tarihî hükümdar ile efsanevî adalet imgesi
Nuşirevan hakkındaki anlatıların bir kısmı tarihî kaynaklara, bir kısmı ise efsanevî ve edebî geleneğe dayanır. Onun vergi düzenlemeleri yaptığı, kamu görevlilerini denetlediği, mahkemelere ve şikâyet mekanizmalarına önem verdiği aktarılır. Fakat halk arasında dolaşan bazı hikâyelerde bu adalet anlayışı daha da büyütülmüş, sembolik ve öğretici kıssalara dönüşmüştür.
Bu noktada dikkatli olmak gerekir. Nuşirevan’ı anlatan her kıssa tarihî belge gibi okunamaz. Bazı hikâyeler, halk hafızasının adalet arzusunu yansıtan ahlaki anlatılardır. Fakat bu, onların değerini azaltmaz. Çünkü toplumlar bazen tarihî hakikati değil, aradığı ahlaki ideali kıssalar üzerinden taşır.
Nuşirevan imgesi de tam olarak böyle bir yerde durur. O hem tarihî bir hükümdardır hem de adil yönetim idealinin sembolüdür. Bugün önemli olan, kıssaların bütün ayrıntılarının tarihsel kesinliği değil, verdiği ana derstir: Devletin görevi, güçlü olanı korumak değil, hakkı ayakta tutmaktır.
Hz. Ömer kıssasının verdiği esas ders
Hz. Ömer dönemine nispet edilen meşhur kıssada, Şam Valisi Sad b. Ebu Vakkas’ın cami yapmak için bir Yahudi vatandaşın arsasına rızası dışında el koyduğu anlatılır. Arsa sahibi, Medine’ye giderek Halife Hz. Ömer’e şikâyette bulunur.
Hz. Ömer’in verdiği cevap çok kısa ama son derece sarsıcıdır. Bir kemik parçasına, kendisinin Nuşirevan’dan daha az adil olmadığını hatırlatan bir mesaj yazar ve bunu valiye gönderir. Vali bu mesajı alınca derhal geri adım atar ve arsayı sahibine iade eder.
Bu kıssanın asıl gücü, şikâyet eden kişinin kimliğinde saklıdır. Hakkı çiğnenen kişi Müslüman değildir; Yahudi bir vatandaştır. Hakkı ihlal eden ise Müslüman bir validir. Buna rağmen Hz. Ömer’in terazisinde kimlik değil, hak ağır basar.
Bugün adalet üzerine konuşurken en çok unutulan nokta da budur. Adalet, yalnızca bizim tarafımızdan olanların hakkını savunmak değildir. Asıl adalet, bizim tarafımızdan olmayanın hakkı çiğnendiğinde de onun yanında durabilmektir.
Adaletin ölçüsü kimlik değil haktır
Modern dünyada adalet çoğu zaman kimliklere, ittifaklara, siyasi çıkarlara ve medyanın kurduğu dile göre değişiyor. Bir coğrafyada yaşanan acı büyük bir trajedi sayılırken, başka bir coğrafyada aynı acı “güvenlik meselesi” diye geçiştirilebiliyor. Bir çocuğun ölümü dünyayı ayağa kaldırırken, başka bir çocuğun ölümü rakamların arasına sıkıştırılabiliyor.
Oysa Hz. Ömer kıssasının bize söylediği şey açıktır: Hakkın sahibi kim olursa olsun hak haktır. Mazlumun dini, dili, rengi, milliyeti, siyasi görüşü veya kimliği adaletin değerini değiştirmez.
Nuşirevan anlatısında da aynı ders vardır. Rivayetlere göre haksızlık yapan kişi hükümdarın yakını bile olsa ceza görür. Buradaki mesaj, yöneticinin adaleti akrabaya, makama ve çıkara göre bükmemesidir.
Bir devletin, bir toplumun veya bir insanın adaleti, düşmanına nasıl davrandığında belli olur. Kendinden olanı korumak kolaydır. Zor olan, kendi mahallenden birinin zulmüne karşı mazlumun yanında durabilmektir.
Gazze ve modern dünyanın vicdan sınavı
Bugün bu tarihî kıssalar en çok Gazze üzerinden yeniden düşünülüyor. Çünkü Gazze, yalnızca bir savaş veya siyasi kriz değil, aynı zamanda dünyanın adalet sınavıdır.
Bir yanda insan hakları, uluslararası hukuk, çocuk hakları, savaş hukuku ve insani değerler üzerine büyük cümleler kuran bir dünya var. Diğer yanda açlık, susuzluk, bombalar, yıkılan evler ve hayatta kalmaya çalışan siviller var.
Bu çelişki, Nuşirevan ve Hz. Ömer kıssalarını daha da anlamlı hale getiriyor. Geçmişte bir kişinin arsası için adalet ayağa kalkabiliyorken, bugün milyonlarca insanın hayatı karşısında dünyanın bu kadar yavaş, seçici ve etkisiz kalması büyük bir ahlaki çöküşe işaret ediyor.
Burada mesele yalnızca Gazze değildir. Mesele, insanlığın acıya karşı verdiği tepkideki eşitsizliktir. Bazı acılar manşet olurken, bazı acılar diplomatik cümlelerin içinde boğuluyorsa, orada adaletin dili zedelenmiş demektir.
Medya, tercüman ve hakikatin örtülmesi
Nuşirevan kıssasında önemli bir ayrıntı vardır: Haksızlığı ilk başta hükümdara doğru aktarmayan bir tercümandan söz edilir. Tercüman, gerçeği saklayarak zalimi korur. Bu küçük ayrıntı, bugün medya ve propaganda düzeni açısından son derece çarpıcıdır.
Modern dünyada hakikati gizleyen tercümanlar çoğu zaman medya dili, diplomatik açıklamalar, seçilmiş kavramlar ve eksik haberlerdir. Bir saldırı “operasyon” olur, bir katliam “çatışma” diye sunulur, bir işgal “güvenlik hamlesi”ne dönüştürülür. Böylece gerçek, kelimelerin içinde yavaş yavaş kaybolur.
Adalet yalnızca mahkemede değil, dilde de başlar. Eğer kullanılan dil mazlumu görünmez kılıyor, zalimi koruyor ve haksızlığı yumuşatıyorsa, orada adaletin yolu daha baştan kapatılmış olur.
Bu nedenle adalet arayışı aynı zamanda doğru kelimeleri savunma mücadelesidir. Hakikati gizleyen her dil, zulmün devamına hizmet eder.
Bugün adaleti yeniden düşünmek
Nuşirevan ve Hz. Ömer kıssaları bize geçmişten gelen basit ama ağır bir ölçü sunuyor: Adalet, bedel ödemeyi gerektirir. Eğer bir yönetici kendi adamını korumak için mazlumu susturuyorsa, adil değildir. Eğer medya güçlü olanı aklamak için gerçeği büküyorsa, adil değildir. Eğer toplum sadece kendi mağduruna ağlıyorsa, adil değildir.
Bugün dünyada adaletin en büyük problemi, güzel kelimelerin çokluğu değil, bedel ödemeye hazır insanların azlığıdır. Herkes adaletten söz ediyor; fakat adalet çıkarla çatıştığında kim onun yanında duruyor?
Bir insan, kendi grubundan olmayan bir mazlum için konuşabiliyorsa adalete yaklaşır. Bir toplum, kendi devletinin veya müttefikinin yanlışını da eleştirebiliyorsa adaleti ciddiye alır. Bir yönetici, kendi yakınını bile hukuk karşısında ayrıcalıklı görmüyorsa adaletin kapısı açılır.
Güç değil, adalet kalır
Tarih bize şunu gösteriyor: Büyük ordular, saraylar, tahtlar, saltanatlar ve imparatorluklar yıkılır; fakat adaletle anılan isimler yaşamaya devam eder. Nuşirevan’ın hâlâ konuşulmasının, Hz. Ömer’in hâlâ adalet sembolü olarak hatırlanmasının sebebi budur.
Bugünün dünyası belki daha güçlü devletlere, daha büyük kurumlara, daha gelişmiş teknolojiye sahip. Fakat bütün bunlar, adalet yoksa insanlığı kurtarmaya yetmez.
Çünkü adalet, medeniyetin süsü değil temelidir. O temel çökerse hukuk da, siyaset de, medya da, uluslararası düzen de güvenilirliğini kaybeder.
Nuşirevan’dan Hz. Ömer’e uzanan kıssaların bugüne bıraktığı en büyük ders şudur: Adalet, kimin için isteniyorsa değil, kimden esirgeniyorsa orada aranmalıdır.
Yusuf İnan, gazeteci ve yazardır. UAPresa.com, WiseNewsPress.com, SehitlerOlmez.com ve Yerelgundem.com Genel Yayın Yönetmenliği görevlerini yürütmektedir. Türkiye ve dünya gündemiyle ilgili stratejik ve siyasi analizler konusunda uzmanlaşmıştır.













