NATO ve Trump neden harekete geçti: Erdoğan’ı kaybetme korkusu mu?

NATO, ABD ve Avrupa’nın Erdoğan’a yönelik son ilgisi; Türkiye’nin eksen kayması, kontrolsüz geçiş ve bölgesel güç dengeleri üzerinden analiz ediliyor.

NATO ve Trump neden harekete geçti: Erdoğan’ı kaybetme korkusu mu?

Yusuf İnan
Gazeteci, Yazar | Siyasi ve Stratejik Analist

ANKARA, TÜRKİYE — Bir zamanlar F-35 kapısından dışarı itilen Türkiye’nin bugün NATO salonunun merkezine çağrılması, yalnızca diplomatik nezaketle açıklanamayacak kadar dikkat çekici bir dönüşüme işaret ediyor.

Siyasette bazı fotoğraflar sadece fotoğraf değildir. Bazı övgüler sadece nezaket cümlesi değildir. Bazı zirveler sadece toplantı değildir.

Hele konu Türkiye ise, konu Erdoğan ise, konu NATO ise ve aynı anda Washington, Brüksel, Londra, Paris, Berlin aynı yöne bakmaya başlamışsa, orada durup düşünmek gerekir.

NATO neden hareketlendi?
ABD Başkanı Donald Trump neden Erdoğan’a özel bir dikkat gösteriyor?
Avrupa neden Türkiye’nin önemini yeniden keşfetmiş gibi davranıyor?
Ve asıl soru: Batı gerçekten Erdoğan’ı mı kazanmaya çalışıyor, yoksa Erdoğan’sız Türkiye ihtimalinde gördüğü gölgeden mi ürküyor?

F-35’ten NATO’nun merkezine uzanan çizgi

Türkiye çok yakın geçmişte F-35 programından çıkarıldı. Savunma sanayii alanında ağır baskılarla karşılaştı. Ankara’ya karşı yaptırım dili kullanıldı. Türkiye’nin bağımsız savunma tercihleri, Batı başkentlerinde sert eleştirilerin konusu oldu.

O günlerde Türkiye, NATO içinde problemli ortak gibi gösteriliyordu.

Bugün ise aynı Türkiye, NATO’nun en kritik ülkelerinden biri olarak yeniden öne çıkarılıyor. Erdoğan’a dönük övgüler artıyor. Türkiye’nin bölgesel rolü daha yüksek sesle vurgulanıyor. Ankara’nın Karadeniz, Orta Doğu, Ukrayna savaşı, göç, enerji ve savunma başlıklarındaki ağırlığı neredeyse yeniden keşfedilmiş gibi anlatılıyor.

Peki ne değişti?

Türkiye mi değişti?
Erdoğan mı değişti?
Yoksa Batı, Türkiye’yi kaybetmenin bedelini mi gördü?

Büyük güçler, kimseye durup dururken iltifat etmez. Diplomatik protokolde her cümlenin bir ağırlığı, her gülümsemenin bir hesabı, her davetin bir arka planı vardır.

Bu yüzden bugün Erdoğan’a yönelen övgüleri yalnızca kişisel nezaket gibi okumak eksik kalır.

NATO’nun telaşı nereden geliyor?

NATO’nun bugün en büyük korkusu sadece Rusya değildir.

NATO’nun asıl korkusu, kendi içindeki kritik ülkelerden birinin stratejik istikametini kaybetmesidir.

Türkiye bu açıdan sıradan bir üye değildir. Türkiye; Karadeniz’in kapısıdır, Rusya ile konuşabilen NATO ülkesidir, Ukrayna ile çalışan bölgesel güçtür, Orta Doğu’ya açılan askeri ve diplomatik koridordur, Avrupa’nın göç güvenliğinde ana ülkedir, enerji yollarının düğüm noktasıdır.

Böyle bir ülkenin iç siyasetinde kontrolsüz bir kırılma yaşanması, yalnızca Ankara’nın meselesi olmaz.

Bu, NATO’nun meselesi olur.
Bu, Washington’un meselesi olur.
Bu, Avrupa’nın meselesi olur.
Bu, Karadeniz’in, Kafkasya’nın, Suriye’nin, İran dosyasının ve Ukrayna savaşının meselesi olur.

O yüzden NATO’nun Erdoğan’a yaklaşımındaki yeni ton, bir bakıma şu mesajı taşıyor olabilir:

“Türkiye’nin yönünün belirsizleşmesini istemiyoruz.”

Trump Erdoğan’ı mı, Türkiye’nin yönünü mü koruyor?

Donald Trump’ın Erdoğan’a dönük ilgisini de bu çerçevede okumak gerekir.

Trump’ın siyaseti romantik ittifaklar üzerine kurulmaz. Trump, maliyet, güç, pazarlık ve sonuç üzerinden düşünür. Avrupa’dan daha fazla savunma harcaması isterken, NATO’nun yükünü yeniden dağıtmaya çalışırken, Türkiye gibi güçlü bir askeri kapasiteye sahip ülkeyi karşısına almak istemez.

Trump açısından Erdoğan, birçok Avrupa liderinden farklı bir profil sunuyor.

Hızlı karar alabilen, sahada etkisi olan, Rusya ile de Batı ile de konuşabilen, kriz anlarında pazarlık yapabilen, Türkiye’nin devlet refleksini şahsında temsil eden bir lider.

Bu yüzden Trump’ın Erdoğan’a yaklaşımı şu soruyu gündeme getiriyor:

ABD Başkanı gerçekten Erdoğan’a kişisel yakınlık mı gösteriyor, yoksa Erdoğan’ın olmadığı bir Türkiye’nin hangi yöne savrulabileceğini mi hesaplıyor?

Bazen bir lideri onore etmek, o lideri sevmekten değil, onun yokluğunda oluşacak boşluktan korkmaktan kaynaklanır.

Erdoğan’sız Türkiye kimin işine yarar?

Bugün Ankara’da “Erdoğan sonrası” tartışmaları yapılıyor.

Kimi bunu doğal bir siyasi gelecek tartışması gibi görüyor. Kimi anayasal takvim üzerinden okuyor. Kimi adaylık, Meclis aritmetiği, ittifak hesabı ve geçiş senaryoları üzerinden konuşuyor.

Fakat büyük güçler bu tartışmaya sadece seçim takvimi olarak bakmaz.

Onlar şu soruyu sorar:

Erdoğan giderse Türkiye nereye gider?

Batı’da bazı odalarda asıl tartışmanın bu olması muhtemeldir.

Türkiye daha fazla Batı’ya mı yaklaşır?
Yoksa Rusya ve İran’la daha derin bir hatta mı kayar?
NATO içinde kalır ama içeriden farklı bir çizgi mi izler?
Karadeniz politikasında yön değiştirir mi?
Ukrayna savaşında denge siyaseti başka bir anlama mı bürünür?
Orta Doğu’da Batı’nın hesaplarını zorlayacak yeni bir eksen mi doğar?

İşte bu soruların cevabı belirsizse, NATO’nun telaşı anlaşılır hale gelir.

Batı’nın korkusu Erdoğan değil, boşluk olabilir

Batı, Erdoğan’la her konuda anlaşmış değildir. Bunu herkes biliyor.

F-35 meselesi, S-400 krizi, Doğu Akdeniz, Suriye, İsrail, Rusya ilişkileri, Avrupa Birliği başlıkları ve insan hakları tartışmaları yıllarca Ankara ile Batı arasında gerilim üretti.

Ama büyük güçler bazen şunu fark eder:

Tanıdığı güçlü lider, tanımadığı belirsiz boşluktan daha güvenlidir.

Erdoğan’ı eleştiren Batı başkentleri, bugün Erdoğan’sız bir Türkiye ihtimalini düşündüklerinde daha zor bir soruyla karşılaşıyor olabilir.

Çünkü Erdoğan’ın ne yapacağı, nasıl pazarlık edeceği, hangi konuda sertleşeceği, hangi konuda geri adım atmayacağı az çok biliniyor.

Ama Erdoğan sonrası bir geçişin kimlerin elinde şekilleneceği, hangi dış merkezlerin bu boşluğa sızacağı, hangi yapıların “yeni dönem” adı altında sahneye çıkacağı ve Türkiye’nin hangi eksene çekileceği belirsizdir.

Batı’nın telaşı biraz da bu belirsizlikten doğuyor olabilir.

Türkiye’yi kaybetme korkusu

Bugün NATO ve ABD açısından asıl risk şudur:

Türkiye’nin tamamen kaybedilmesi.

Bu kayıp ille de Türkiye’nin NATO’dan çıkması anlamına gelmez. Daha ince bir kayıp da mümkündür.

Türkiye NATO’da kalır ama kararlarında Batı’dan uzaklaşır.
Türkiye NATO üyesi olur ama kritik anlarda farklı merkezlerle hareket eder.
Türkiye üsleriyle, boğazlarıyla, ordusuyla NATO içinde durur ama ruhen başka bir stratejik dengeye yönelir.

Batı için bu ihtimal, açık bir kopuştan bile daha karmaşık olabilir.

Çünkü Türkiye’yi kaybetmek yalnızca bir ülkeyi kaybetmek değildir.

Karadeniz’de dengeyi kaybetmektir.
Ukrayna savaşında arabulucu kanalı kaybetmektir.
Orta Doğu’da askeri ve diplomatik geçidi kaybetmektir.
Avrupa’nın göç güvenliğinde ana kilidi kaybetmektir.
Rusya ve İran karşısında NATO’nun güneydoğu hattını zayıflatmaktır.

İşte bu yüzden Erdoğan’a yönelen son övgüleri, Türkiye’yi elde tutma stratejisinden bağımsız okumak mümkün değildir.

Birileri Ankara’daki terazinin oynadığını görmüş olabilir

Siyasette bazen en önemli bilgi açıklanmaz; davranışlardan okunur.

Birden fazla başkent aynı anda aynı kişiye vurgu yapıyorsa, orada bir sinyal vardır. NATO’nun dili yumuşuyorsa, Washington protokolü yükseltiyorsa, Avrupa Türkiye’nin önemini yeniden hatırlıyorsa, bu sadece takvim meselesi değildir.

Birileri Ankara’daki terazinin oynadığını görmüş olabilir.

Belki Batı, Türkiye’deki Erdoğan sonrası tartışmalarının doğal bir seçim gündemini aşarak stratejik yön değişimi riskine dönüştüğünü düşünüyor.

Belki de şu mesaj veriliyor:

“Türkiye’de iktidar değişimi olacaksa bile bu kontrolsüz, kaotik, dış müdahaleye açık ve NATO karşıtı bir kırılma şeklinde olmamalı.”

Bu mesaj doğrudan söylenmez. Diplomasi böyle konuşmaz.

Diplomasi bazen zirve davetiyle konuşur.
Bazen övgüyle konuşur.
Bazen fotoğrafla konuşur.
Bazen uçak motoruyla, savunma anlaşmasıyla, sıcak karşılama ile konuşur.

Okumasını bilene her protokol bir metindir.

Erdoğan’ın değeri yeniden mi anlaşıldı?

Burada asıl çarpıcı soru şudur:

Batı, Erdoğan’ın değerini gerçekten şimdi mi anladı?

Yoksa Erdoğan’ın olmadığı bir Türkiye’de karşılaşabileceği ihtimaller, Erdoğan’ı yeniden vazgeçilmez mi gösterdi?

Bu iki soru arasında büyük fark var.

Birincisi Erdoğan’a verilen değeri anlatır.
İkincisi Erdoğan’sız boşluğun doğuracağı korkuyu anlatır.

Bugün yaşananlar daha çok ikinci ihtimale benziyor.

Çünkü Batı Erdoğan’ı yıllardır tanıyor. Onun sertliğini de biliyor, pazarlık gücünü de biliyor, bağımsız hareket etme alışkanlığını da biliyor.

Yeni olan Erdoğan değil.

Yeni olan, Erdoğan sonrası tartışmasının aldığı biçim olabilir.

Türkiye’nin iç siyasetinde bazı taşlar yerinden oynarken, dışarıdaki büyük oyuncular da bu hareketliliği fark etmiş görünüyor.

Soru şu: Kim Türkiye’yi hangi yöne çekmek istiyor?

Bugün sorulması gereken soru, sadece “Erdoğan aday olacak mı?” sorusu değildir.

Asıl soru şudur:

Erdoğan’dan sonra Türkiye’yi kim, hangi yöne çekmek istiyor?

Batı’nın korkusu burada başlıyor. Çünkü Türkiye’nin stratejik ekseni artık sadece Ankara’da belirlenmiyor. Moskova, Washington, Brüksel, Tahran, Londra, Pekin ve Körfez başkentleri bu denkleme bakıyor.

Herkes Türkiye’nin nereye düşeceğini görmek istiyor.

Ama Türkiye düşecek bir ülke değildir.

Türkiye, yönünü kendi tayin etmesi gereken bir devlettir. Bu yüzden Erdoğan sonrası tartışması, bir koltuk tartışması olmaktan çıkarılıp devlet aklı tartışmasına dönüştürülmelidir.

Kim gelirse gelsin, Türkiye’nin bağımsız karar kapasitesi korunacak mı?
NATO ile bağlar sürerken Rusya ve İran karşısında denge nasıl kurulacak?
Karadeniz’de Türkiye’nin güvenliği nasıl sağlanacak?
Ukrayna savaşında Ankara’nın rolü devam edecek mi?
Savunma sanayii bağımsızlığı korunacak mı?
Türkiye Batı’nın uydusu ya da başka bir eksenin aparatı olmadan yürüyebilecek mi?

Bu sorular cevaplanmadan yapılan her “Erdoğan sonrası” tartışması eksiktir.

NATO’nun övgüsü bir alarm dili olabilir

Bazen övgü, sevinç dili değildir.

Bazen övgü, alarm dilidir.

Bugün NATO’nun, ABD’nin ve Avrupa’nın Erdoğan’a yönelik yeni ilgisi böyle okunabilir. Bu ilgi, “Erdoğan’ı çok seviyoruz” anlamına gelmeyebilir. Daha çok şu anlama gelebilir:

“Türkiye’yi kaybetmek istemiyoruz.”

Ve belki de daha derinde şu cümle saklıdır:

“Erdoğan’sız Türkiye’nin hangi yöne savrulacağından emin değiliz.”

Bu nedenle bugün asıl mesele, Batı’nın Erdoğan’a kaç övgü cümlesi kurduğu değildir. Asıl mesele, o övgülerin hangi korkudan doğduğudur.

Çünkü büyük devletler korktuklarında susmazlar. Bazen en yüksek sesle övmeye başlarlar.

Okuyabilene.

Yusuf İnan

SehitlerOlmez.com

Yusuf İnan, gazeteci ve yazardır. UAPresa.com, WiseNewsPress.comSehitlerOlmez.com ve Yerelgundem.com Genel Yayın Yönetmenliği görevlerini yürütmektedir. Türkiye ve dünya gündemiyle ilgili stratejik ve siyasi analizler konusunda uzmanlaşmıştır.