Cemevi tartışması: İnanç mı, siyaset mi, tuzak mı?
Cemevlerinin ibadethane statüsü talebi, eşitlik söyleminin ötesinde devlet kontrolü ve inanç özgürlüğü açısından ciddi riskler barındırıyor.
Yusuf İnan
Gazeteci |Siyasi & Stratejik Analist
Cemevi meselesi: İnanç mı, siyaset mi, tuzak mı?
Türkiye’de bazı tartışmalar vardır; ne zaman gündeme gelse toplumu rahatlatmak yerine daha da gerer. “Cemevlerinin statüsü” tartışması da tam olarak bunlardan biri. Yıllardır konuşuluyor, yıllardır aynı duygusal reflekslerle ele alınıyor ve maalesef her seferinde mesele inanç ekseninden çıkıp siyasal bir alana sürükleniyor.
Son olarak Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın Mekânsal Planlar Yapım Yönetmeliği’nde yaptığı değişiklikle cemevlerinin imar mevzuatında “kültürel tesis” olarak tanımlanması yeniden büyük bir tartışma başlattı. Alevi kurumları haklı olarak tepki gösterdi, “Cemevi ibadethanedir” dedi. Fakat tartışmanın görünen yüzünün arkasında, kimsenin yüksek sesle konuşmak istemediği çok daha kritik bir gerçek var:
Cemevleri “ibadethane” statüsüne alınırsa gerçekten ne olur?
Bugün birçok Alevi kardeşimiz, iyi niyetle “eşitlik” talep ediyor. “Cami ibadethaneyse, cemevi de ibadethane olsun” diyor. Kulağa çok adil, çok demokratik geliyor. Ama Türkiye gibi devletin dini yapılar üzerinde son derece merkezi ve bürokratik bir kontrol mekanizması kurduğu bir ülkede, bu talebin doğuracağı sonuçlar neredeyse hiç konuşulmuyor.
Şunu açık açık söylemek gerekiyor:
Cemevleri camilerle aynı hukuki statüye alınırsa, bir sonraki adım Diyanet İşleri Başkanlığı’dır.
Yani kamulaştırma gelir, atama gelir, bütçe gelir, personel gelir. Tıpkı camilerde olduğu gibi. Tıpkı imamların devlet memuru olduğu gibi.
Bugün cemevleri derneklerin, vakıfların, yerel toplulukların yönetiminde. Özerkler. Kendi dedesini kendi seçiyor, kendi yolunu kendi belirliyor. Ama “resmi ibadethane” statüsü, bu özerk yapının fiilen sona ermesi anlamına gelir. Devlet eliyle tanınma, aynı zamanda devlet eliyle bağımlılık demektir.
İşte kimsenin söylemediği ama herkesin bilmesi gereken çıplak gerçek budur.
CHP’li belediyelerin son yıllarda “Cemevi açılımı” adı altında yaptığı birçok hamle de bu açıdan masum değil. Evet, belki iyi niyet var. Belki oy hesabı var. Ama sonuçta yapılan şey şu: Cemevleri yavaş yavaş siyasetin nesnesi haline getiriliyor. İnanç alanı, propaganda alanına dönüştürülüyor.
Ekrem İmamoğlu başta olmak üzere bazı siyasetçiler, Alevi toplumuna “şirin görünme” yarışına girdi. Ama farkında olmadan Aleviliği kamusal tartışmaların ortasına, hatta ideolojik kamplaşmanın tam merkezine taşıdılar. Bu, Aleviler için tarihsel olarak hiç iyi sonuç vermemiştir.
Bu ülkenin hafızası zayıf değildir.
100 yıl geriye gidin, Dersim’e bakın.
Seyit Rıza olayına bakın.
Her seferinde Aleviler “kışkırtıldı”, “siyasallaştırıldı”, “devletle karşı karşıya getirildi”.
Ve her seferinde aradan sıyrılanlar başkaları oldu, bedel ödeyen yine Aleviler oldu.
Bugün de benzer bir risk var. Alevi kardeşler “hak arıyoruz” derken, aslında çok daha büyük bir tuzağın içine çekiliyor olabilir:
Devlete teslim edilmiş bir inanç alanı.
Oysa Alevilik tarihsel olarak zaten devlet-dışı bir inançtır.
Merkezi yoktur.
Hiyerarşisi yoktur.
Ruhban sınıfı yoktur.
Resmî dogması yoktur.
Tam da bu yüzden özgürdür.
Aleviliğin en büyük gücü, Diyanet gibi bir kuruma bağlı olmamasıdır.
Kendi yolunu kendi çizmesidir.
Devlet bütçesiyle değil, toplumsal rızayla ayakta kalmasıdır.
Bugün “ibadethane” statüsü isteyenler, farkında olmadan bu özgürlük alanını bizzat kendileri daraltmak istiyor.
Bir de işin toplumsal boyutu var. Türkiye’de Sünni–Alevi gerilimi hiçbir zaman halkın doğal gündemi olmadı. Bu gerilim hep dışarıdan üretildi. Hep siyaset eliyle kaşındı. Oysa gerçek hayatta insanlar aynı mahallede yaşıyor, aynı düğünde oynuyor, aynı cenazede ağlıyor.
Aynı türkülerde hüzünleniyoruz.
Aynı sofrada kuru fasulye–pilav yiyoruz.
Aynı tarhana çorbasını özlüyoruz.
Aynı toprakta doğduk, aynı toprakta ölüyoruz.
Mezarlıkta kimsenin mezar taşında “Alevi” ya da “Sünni” yazmıyor.
İnancımız bir, kültürümüz bir, acımız bir.
Ama siyaset devreye girdiğinde, bu doğal birlik bozuluyor. Kimlikler sertleşiyor, fay hatları derinleşiyor. En tehlikelisi de şu: İnanç, artık Allah ile kul arasında değil; devlet ile vatandaş arasında bir mesele haline geliyor.
Oysa Hacı Bektaş Veli’nin öğretisi ne diyor?
“İncinsen de incitme.”
“Yetmiş iki millete bir nazarla bak.”
“Eline, beline, diline sahip ol.”
Bugün Aleviliği gerçekten savunmak isteyenlerin yapması gereken şey, Ankara’dan statü kovalamak değil; Hacı Bektaş Veli felsefesini yeniden anlatmaktır. Kültürü üretmektir. Sanatı çoğaltmaktır. Dizilerde, filmlerde, kitaplarda, müzikte Aleviliği evrensel bir insanlık dili olarak sunmaktır.
Alevi sanatçılar var, yönetmenler var, senaristler var…
Ama Hacı Bektaş Veli’yi anlatan güçlü bir dizi yok.
Alevilik felsefesini dünyaya anlatan bir sinema dili yok.
Siyasetle kimlik korunmaz.
Siyasetle inanç yaşatılmaz.
Siyaset, doğası gereği her şeyi araçsallaştırır.
Bugün Alevilere “hak” vaat edenler, yarın başka bir gündemle sizi yalnız bırakır. Tarih bunun örnekleriyle dolu.
O yüzden asıl soru şudur:
Alevi kardeşler gerçekten ibadethane mi istiyor, yoksa farkında olmadan inançlarını devlete teslim etmeye mi hazırlanıyor?
Eğer niyet, cemevlerini Diyanet’e bağlamaksa, bu yol doğru yoldur.
Ama niyet, Aleviliği özgür bir inanç olarak yaşatmaksa, bu yol felakete çıkan bir yoldur.
Alevilik siyasetin alanı değildir.
Alevilik bir oy deposu değildir.
Cemevleri propaganda sahası değildir.
Bu ülke her yüz yılda bir aynı trajediyi yaşamak zorunda değil.
Ama hafıza kaybolursa, tarih mutlaka kendini tekrar eder.
Uyanık olmak lazım.
CHP’ye de, AKP’ye de, hiçbir partiye de alet olmamak lazım.
Çünkü siyaset geçicidir.
İnanç kalıcıdır.
Ve inanç, kimseye teslim edilmez.
Yaşanır!
Yusuf İnan
Yusuf İnan, gazeteci ve yazardır. WiseNewsPress.com, SehitlerOlmez.com ve Yerelgundem.com Genel Yayın Yönetmenliği görevlerini yürütmektedir. Türkiye ve dünya gündemiyle ilgili stratejik ve siyasi analizler konusunda uzmanlaşmıştır.













