AİHM’den kanunsuz ceza ilkesine yeni vurgu

AİHM’in Yasak/Türkiye kararı, terör örgütü üyeliği suçlarında geniş yorum yasağı ve ikna edici delil şartını yeniden gündeme taşıdı.

AİHM’den kanunsuz ceza ilkesine yeni vurgu

Ahmet Taş | Şehitler Ölmez

ANKARA, TÜRKİYE — Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin son kararları, ceza hukukunda kanunsuz ceza olmaz ilkesinin savaş, darbe girişimi veya olağanüstü dönemlerde dahi gevşetilemeyeceğini yeniden ortaya koydu.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 7. maddesi ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 38. maddesi, ceza hukukunda temel bir güvenceyi ifade ediyor: Hiç kimse, işlendiği sırada suç oluşturmayan bir eylem veya ihmal nedeniyle mahkûm edilemez; hiç kimseye, suçun işlendiği tarihte öngörülenden daha ağır ceza verilemez.

Bu ilke, hukuk dilinde “nullum crimen, nulla poena sine lege” olarak biliniyor. Türkçesiyle “kanunsuz suç ve ceza olmaz” anlamına gelen bu güvence, yalnızca kanunda suçun yazılı bulunmasını değil; suçun açık, öngörülebilir, erişilebilir ve sanık aleyhine genişletici yorumlara kapalı olmasını da gerektiriyor.

Kanunsuz ceza olmaz ilkesi askıya alınamaz

AİHS’nin 7. maddesi, Avrupa insan hakları sisteminde özel bir yere sahip. Çünkü bu madde, savaş veya ulusun yaşamını tehdit eden olağanüstü hâl dönemlerinde dahi askıya alınamayan haklar arasında yer alıyor.

AİHM’e göre 7. madde, keyfi soruşturma, mahkûmiyet ve cezalandırmaya karşı etkili bir koruma sağlamalıdır. Bu nedenle bir suçun yalnızca iç hukukta tanımlanmış olması yeterli değildir. İç hukuk mahkemelerinin ilgili hukuku makul olmayan biçimde yorumlaması veya sanığın aleyhine suçun kapsamını genişletecek şekilde uygulaması da 7. maddenin ihlaline yol açabilir.

Bu yaklaşım, ceza yargılamasında yalnızca kanun metnine değil, mahkemelerin o kanunu nasıl yorumladığına ve somut olaya nasıl uyguladığına da önem verilmesi gerektiğini gösteriyor.

Hukuk devleti bakımından temel mesele şudur: Bir kişi, davranışının cezai sorumluluk doğurup doğurmayacağını önceden makul biçimde bilebilmelidir. Eğer kanun veya mahkeme yorumu kişi açısından öngörülemez hale gelirse, ceza hukuku güvence olmaktan çıkıp keyfi uygulama aracına dönüşebilir.

TCK 314 uygulaması yeniden tartışılıyor

Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesi, silahlı örgüt kurma, yönetme ve örgüte üye olma suçlarını düzenliyor. Maddeye göre silahlı örgüt kuran veya yönetenlere 10 yıldan 15 yıla kadar, örgüte üye olanlara ise 5 yıldan 10 yıla kadar hapis cezası verilebiliyor.

15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması davalarında da TCK 314. madde yoğun biçimde uygulandı. Bu süreçte, silahlı örgüt üyeliği suçunun hangi delillerle, hangi kriterlerle ve nasıl ispatlanacağı hem iç hukukta hem de Avrupa insan hakları hukuku bakımından tartışma konusu oldu.

Anayasa Mahkemesi’nin 5 Kasım 2024 tarihli kararıyla TCK 314’ün bazı uygulama alanları bakımından iptal kararı vermesi de bu tartışmanın iç hukuktaki yansımalarından biri olarak değerlendiriliyor.

AİHM’in Yüksel Yalçınkaya/Türkiye kararı ve ardından gelen Yasak/Türkiye kararı, özellikle terör örgütü üyeliği suçlarında delil değerlendirmesi, öngörülebilirlik ve geniş yorum yasağı açısından önemli sonuçlar doğurdu.

Venedik Komisyonu delil standardına dikkat çekti

AİHM Büyük Daire’nin 5 Mayıs 2026 tarihli Yasak/Türkiye kararında, Hukuk Yoluyla Demokrasi Avrupa Komisyonu olarak bilinen Venedik Komisyonu’nun Türk Ceza Kanunu’nun bazı maddelerine ilişkin görüşlerine de yer verildi.

Venedik Komisyonu, TCK 314. maddenin “silahlı örgüt” veya “silahlı grup” tanımını açık biçimde içermediğine dikkat çekiyor. Komisyon, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 3 Nisan 2007 tarihli kararına atıfla, suç örgütünün temel kriterlerinin belirlenmesinde en az üç üye, hiyerarşik bağ, süreklilik ve suç işleme amacı gibi unsurların önemine işaret ediyor.

Komisyon’a göre grup üyeleri arasında yalnızca soyut bir bağlantı bulunması yeterli değildir. Üyeler arasında sıkı veya gevşek de olsa hiyerarşik bir bağlantı bulunmalı, suç işleme konusunda ortak niyet olmalı ve grubun zaman içinde süreklilik göstermesi gerekir.

Venedik Komisyonu, TCK 314. maddenin zayıf delillere dayalı mahkûmiyetlerde AİHS 7. madde bakımından sorunlara yol açabileceği kanaatinde. Çünkü ceza hukukunun sanık aleyhine kıyas yoluyla veya genişletici yorumla uygulanmaması gerekir.

Organik bağ somut şekilde gösterilmeli

Venedik Komisyonu’nun en önemli vurgularından biri, silahlı örgüt üyeliği iddiasının ikna edici delillerle ve makul şüphenin ötesinde ispatlanması gerektiği yönünde.

Komisyon’a göre mahkemeler, sanığın örgütle “organik ilişkisini” somut biçimde göstermelidir. Bu ilişkinin “süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk” kriterleri bakımından ortaya konulması gerekir. Ayrıca sanığın örgütün hiyerarşik yapısı içinde bilerek ve isteyerek hareket ettiğinin kanıtlanması beklenir.

Bu kriterlerin gevşek uygulanması, özellikle AİHS 7. maddesi kapsamında sorun doğurabilir. Çünkü silahlı örgüt üyeliği gibi ağır sonuçları olan bir suçta, yorum alanının genişletilmesi sanık bakımından öngörülemez bir ceza sorumluluğu yaratabilir.

Bu nedenle terör örgütü üyeliği iddialarında mahkemelerin yalnızca şekli veya dolaylı bağlantılara değil, somut fiillere, kast unsuruna, hiyerarşik yapıya bilinçli katılıma ve süreklilik gösteren organik bağa odaklanması gerekir.

AİHM kişisel sorumluluğu merkeze aldı

AİHM Büyük Daire, Yasak/Türkiye kararında AİHS 7. maddenin yalnızca suç ve cezanın kanuniliğiyle sınırlı olmadığını; aynı zamanda kişisel sorumluluk ilkesini de güvence altına aldığını vurguladı.

Mahkeme’ye göre hiç kimse, kişisel sorumluluğu usulüne uygun biçimde tespit edilmeden cezalandırılamaz. Bu yaklaşım, toplu suçluluk veya yalnızca irtibat nedeniyle suçluluk anlayışını dışlar.

Bir kişinin cezai sorumluluğu, yalnızca maddi fiillerin varlığıyla değil, aynı zamanda o fiillerle kişi arasındaki zihinsel bağlantının, yani kast veya manevi unsurun gösterilmesiyle kurulabilir.

AİHM, yerel mahkemelerin suçun kurucu unsurlarını, özellikle de manevi unsuru göz ardı etmesi halinde 7. maddenin amacını yitireceğini belirtiyor. Suçun kusursuz sorumluluğa benzer biçimde ele alınması, yani kişinin yalnızca bazı bağlantılar veya varsayımlar üzerinden mahkûm edilmesi, Sözleşme’nin güvenceleriyle bağdaşmayabilir.

Olağanüstü dönemler hukuk güvencelerini kaldırmaz

AİHM, Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişiminin Sözleşme anlamında “ulusun yaşamını tehdit eden olağanüstü durum” oluşturduğunu önceki kararlarında kabul etmişti. Ancak Mahkeme’ye göre bu durum, AİHS 7. maddede yer alan güvencelerin daha az katı uygulanabileceği anlamına gelmiyor.

Terör suçlarının kovuşturulması ve cezalandırılması söz konusu olduğunda dahi, kanunsuz ceza olmaz ilkesinin temel güvenceleri korunmak zorunda. AİHM, en zor koşullarda bile 7. madde güvencelerinin yerine getirilmesi gerektiğini vurguluyor.

Bu yaklaşım, hukuk devleti ilkesinin olağanüstü dönemlerde de geçerli olduğunu ortaya koyuyor. Kamu güvenliği, terörle mücadele veya darbe girişimi gibi ağır tehditler, ceza hukukunun öngörülebilirlik, kanunilik ve kişisel sorumluluk ilkelerini ortadan kaldırmıyor.

Yasak/Türkiye kararında ihlal tespiti

AİHM Büyük Daire, 5 Mayıs 2026 tarihli Yasak/Türkiye kararında, başvurucunun AİHS 7. madde kapsamındaki “kanunsuz ceza olmaz” hakkının ihlal edildiğine karar verdi. Mahkeme ayrıca Sözleşme’nin 3. maddesinde düzenlenen işkence yasağı bakımından da ihlal tespit etti.

Başvuru, Şaban Yasak’ın TCK 314/2 uyarınca silahlı terör örgütü üyeliği suçundan mahkûm edilmesi ve Çorum Cezaevi’nde cezasını çekerken maruz kaldığı koşullara ilişkin iddiaları üzerine yapılmıştı.

Karar, Yüksel Yalçınkaya/Türkiye kararından sonra TCK 314 uygulaması bakımından AİHM’in ortaya koyduğu ilke setini güçlendiren yeni bir Büyük Daire kararı olarak değerlendiriliyor.

Mahkeme’nin yaklaşımı, yerel mahkemelerin terör örgütü üyeliği suçlarında delilleri yalnızca geniş yorumla değil, kanunun açık unsurları ve kişisel sorumluluk ilkesi çerçevesinde değerlendirmesi gerektiğini gösteriyor.

Geniş yorum yasağı hukuk devleti için kritik

Ceza hukukunda geniş yorum yasağı, yalnızca teknik bir hukuk kuralı değil, bireyleri keyfi soruşturma ve mahkûmiyete karşı koruyan temel bir güvencedir.

AİHM ve Venedik Komisyonu’nun vurguları, özellikle silahlı örgüt üyeliği gibi ağır suçlarda mahkûmiyet için delillerin güçlü, somut ve ikna edici olması gerektiğini ortaya koyuyor. Sanığın örgütle organik bağı, hiyerarşik yapı içindeki konumu, bilerek ve isteyerek hareket edip etmediği, eylemlerin sürekliliği, çeşitliliği ve yoğunluğu mahkeme kararlarında açık biçimde gösterilmelidir.

Kanunların ve hukukun, kişiyi kendisine yöneltilen suçlamalardan aklanmasını imkânsız hale getirecek biçimde geniş yorumlanması, hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz.

AİHM’in son kararları, ceza yargılamasında en zor dosyalarda bile temel ilkenin değişmediğini hatırlatıyor: Suç açıkça kanunda tanımlanmalı, deliller ikna edici olmalı, kişisel sorumluluk somut biçimde kurulmalı ve hiç kimse öngörülemez yorumlarla cezalandırılmamalıdır.

www.sehitlerolmez.com