Bilal Erdoğan’ın FETÖ tespiti ve itirazlar: FETÖ nasıl görünür hâle geldi?
Bilal Erdoğan’ın FETÖ değerlendirmesi; katı laiklik, TSK’daki dinî baskılar ve örgütün görünür hâle gelişini kişisel tanıklıklarla ele alıyor.
Yusuf İnan
Gazeteci, Yazar | Siyasi ve Stratejik Analist
Bu yazıda aktarılan olaylar yazarın kişisel hatıralarına, gözlemlerine ve değerlendirmelerine dayanmaktadır.
Bilal Erdoğan’ın, “FETÖ’yü dindarlık değil, inanan insanlar üzerinde kurulan baskı ve katı laiklik doğurdu” şeklindeki değerlendirmesine katılmamak mümkün değil.
Benim çocukluğumda Türkiye’nin toplumsal hayatında bugün bildiğimiz anlamda görünür bir FETÖ yapılanması yoktu. İnsanlar camiye gider, oruç tutar, namazını kılar; dinî hayatını kendi mahallesinin, köyünün ve ailesinin gelenekleri içinde yaşamaya çalışırdı. “Anadolu Müslümanlığı” diye ifade edilebilecek güçlü bir kültür vardı.
Camilerde bilgili hocalar İslam’ı anlatırdı. Hemen her köyde ve kasabada, resmî bir unvanı bulunmasa bile bilgisine ve ahlakına güvenilen, âlim kabul edilen saygın insanlar vardı.
Benim çocukluğumun fotoğrafı buydu.
Anadolu’da dinî hayat doğal ve gösterişsizdi
Annemin dayısı (Nazım) ilkokula gitmemiş bir çiftçiydi. Üç aylar geldiğinde aralıksız oruç tutardı. Camilerde bazen bir saf bile dolmazdı; buna rağmen tarlalarda çalışan insanlar namazlarını bırakmazdı.
Seccadeleri yoktu. Abdestlerini dereden veya yanlarında içmek için getirdikleri testi suyundan alır, çıplak toprağın üzerinde namazlarını kılarlardı. Rahmetli babamı da böyle hatırlıyorum.
Türk milleti mahallesindeki veya köyündeki camiyi çoğunlukla kendi imkânlarıyla yaptırırdı. Devletten her şeyi beklemezdi. Bazı köylerde imamlık yapan insanlar görevlerini Allah rızası için yürütürdü. Mahalle sakinleri kendi aralarında para, buğday ve çeşitli ürünler toplayarak imama destek olurdu.
Komşuluk ilişkileri güçlüydü. İnsanlar kul hakkından çekinir, birbirlerinin sıkıntılarıyla ilgilenirdi.
Birçoğu okula gitmemiş, Kur’an-ı Kerim’i yüzünden okumayı öğrenememişti. Buna rağmen namaz surelerini ezbere bilirlerdi. Sabah kalktıklarında “Bismillah”, sofradan kalktıklarında “Elhamdülillah” derlerdi. “Teşekkür ederim” yerine çoğu zaman “Allah razı olsun” ifadesini kullanırlardı.
Benim hatırladığım Anadolu buydu.
Bu hayatın içinde insanlar kendilerini belirli bir cemaat veya tarikata mensup olarak tanıtmazdı. Elbette Nurcular, Süleyman Efendi’ye veya başka dinî geleneklere yakın insanlar vardı. Ancak aidiyetler bugünkü kadar görünür ve siyasal değildi. Toplumun gözünde asıl kimlik “namaz kılan, dürüst ve güvenilir insan” olmaktı.
TSK’da namaz kılanlar parmakla gösteriliyordu
Türk Silahlı Kuvvetlerindeki personel de Anadolu insanının çocuklarından oluşuyordu. Buna rağmen o yıllarda açıkça namaz kılan askerî personel ve öğrenciler son derece azdı.
Ben askerî liseye gitmeden önce mahallemizin camisinde ezan okur, zaman zaman müezzinlik yapardım. Askerî liseye gittiğimde ise okulda namaz kılan tek öğrenci olduğumu gördüm.
Namaz kılmak için kalorifer dairesine gidiyordum. Yaklaşık 40 derece sıcaklığın içinde ibadet etmeye çalışıyordum. Okulda görev yapan sivil bir memur bu durumu fark etmişti.
Bir hafta sonu beni evine davet etti. Gidecek fazla bir yerim yoktu. Bazen sinemaya gidiyor, bazen Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasında çalışan dayımın (Durmuş Arabacı) yanına uğrayıp konser dinliyor, bazen de Ankara Gençlik Parkı’nda dolaşıyordum.
Davetini kabul ettim. Ancak öğleden sonra Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasına, dayımın yanına gitmem gerektiğini söyledim.
O eve gittiğimde karşılaştığım kişi rahmetli Necmettin Erbakan’dı.
Sivil memur, Erbakan’a okulumuza yeni gelen bir çocuğun kalorifer dairesinde, çok yüksek sıcaklık altında namaz kıldığını anlatmış. Erbakan da benimle tanışmak istemişti.
Erbakan ve Türkeş’le yollarımın kesişmesi
O yıllarda rahmetli Başbuğ Alparslan Türkeş’i de tanıyordum. Babam, kasabamızdaki Ülkü Ocakları Derneğini kuran isimlerden biriydi.
Revirden sevk alarak Ankara Askeri Mevki Hastanesine gidiyor, Türkeş’i tutuklu bulunduğu koğuşta ziyaret ediyordum.
On dört yaşında bir köy çocuğuydum. Türkiye’nin en etkili siyasi isimleriyle karşılaşıyor, onlarla konuşuyor ve bunu yaparken fazla korku hissetmiyordum.
Bugünden geriye baktığımda bütün bunlar bana da sıra dışı geliyor. Ancak o dönemin siyasi ve toplumsal şartları içinde hayatım böyle şekillendi.
Resmî üniformayla cuma namazına gitmenin bedeli
Yıl 1985’ti. Resmî üniformamla cuma namazına gittim.
O gün hayatımda yeni bir dönem başladı. Hakkımda art arda soruşturmalar açıldı. On yedi yaşımdayken Türk Ceza Kanunu’nun 163. maddesi kapsamında yargılandım.
İdari olarak hapse atıldım. Tam çıkacağım gün cezam 21 gün daha uzatıldı. Ardından Deniz Müzesi’ne sürgün edildim.
Bütün bunların başlangıç nedeni resmî üniformayla cuma namazına gitmemdi.
Halk beni üniformayla namazdan çıkarken gördüğünde büyük bir sevinç ve ilgi gösteriyordu. O insanların gözünde ben yalnızca bir asker değildim; kendi çocuklarının, kendi inançlarının devletin içinde görünür hâle gelmesiydim.
İşte katı laik anlayışın tahammül edemediği şeylerden biri buydu. Cuma namazına giden bir askerî personelin varlığı bile bazı çevreleri harekete geçirmeye yetiyordu.
163. madde davası ve hâkimin soruları
- maddeden yargılanırken hâkim bana şunları sordu:
“Evladım, bu konu çok ciddi. Avukatın var mı?”
“Yok efendim” dedim.
“Annen, baban yok mu?”
“Var efendim.”
“Ne iş yapıyorlar?”
“Köyde çiftçilikle uğraşıyorlar. Babam aynı zamanda kasabanın bakkalı” diye cevap verdim.
“Bir avukat tutsaydınız” dedi.
Yanımda kardeşim okuyordu. Aylık 53 lira maaş alıyor, bunun 23 lirasını kiraya veriyordum. Kalan para yemek ve diğer ihtiyaçlara dahi yetmiyordu. Tanıdığım bir avukat da yoktu.
On sekiz yaşıma yeni girmiştim. Maaşımı bile kaza-i rüşt kararıyla alıyordum. 163. maddenin tam olarak ne anlama geldiğini bilmiyordum.
Mahkemede ne anlattığımı bugün ayrıntılarıyla hatırlamıyorum. Ancak şu cümleyi söylediğimi biliyorum:
“Benim babama sözüm var. Cuma namazlarını bırakmayacağım.”
Hâkim bana, “Evladım, resmî elbiseyle gitme” dedi.
Daha sonra hakkımda beraat kararı verdi. O zaman beraatin ne anlama geldiğini dahi tam olarak bilmiyordum.
Oramiral Güven Erkaya karara itiraz etti. Bunun hukuki anlamını da bilmiyordum. Bir üst mahkeme aylar sonra beraat kararını onadı.
Dosyada Minyeli Abdullah ve Huzur Sokağı gibi romanlardan söz ediliyordu. Bunlar yasak yayınlar değildi ve ortada somut bir suç unsuru bulunmuyordu.
*
Sebahattin Önkibar bilmeyebilir; ancak benim hatırladığım kadarıyla daha sonra bu karar sürecinde görev alan bazı hâkim ve savcılar farklı yerlere gönderildi. Bazı askerî personel ise ilerleyen dönemlerde “irtica” suçlamasıyla TSK’dan uzaklaştırıldı.
Aktardıklarımın arşivlerdeki dosyalar ve mahkeme kayıtları üzerinden incelenmesi mümkündür. Belgelerin orijinalleri bir dönem bende de bulunuyordu; ancak zaman içinde başlarına ne geldiğini bilmiyorum.
Deniz Müzesi’nde karşılaştığım inançlı insanlar
Deniz Müzesi’ne sürgün edildiğim dönemde müze komutanı babacan bir insandı. Alkol kullanırdı; buna rağmen beni sever ve korumaya çalışırdı.
Bir gün beni bir albay ziyaret etti. Kışlada namaz kılan kişinin kim olduğunu merak etmiş, benimle tanışmak istemişti. Süleyman Efendi cemaatine yakın olduğunu söyledi.
Şaşırmış ve mutlu olmuştum. Rahmetli babam da köyümüzde bir Kur’an kursu yaptırmak için büyük mücadele vermişti.
Babam, “Köyde Kur’an kursu açıkken bağlarımızda ilaç kullanmadan üzüm yetişirdi, tarlalarımız buğdayla dolar, ambarlarımız taşardı. Kur’an kursu kapandıktan sonra köyün bereketi de gitti” derdi.
Daha sonra Sami Efendi’nin talebeleriyle ve cezaevinde Adıyaman geleneğine bağlı insanlarla tanıştım.
TSK’da açıkça inancını yaşayan insanlar azdı. Fakat bugün FETÖ olarak tanımladığımız yapının adı toplumda veya bizim bulunduğumuz ortamlarda görünür değildi.
Cemaatler ve dinî gruplar elbette vardı. Ancak insanlar çoğunlukla aidiyetlerini açıkça söylemez, “Ben şu cemaattenim, bu tarikattanım” diye dolaşmazdı. Dinî kimlik daha çok namaz kılmak, dürüst yaşamak ve vatanına bağlı olmak üzerinden görünürdü.
Merhametli ve vatansever komutanlar da vardı
Sürgün günlerimde Oramiral Orhan Karabulut’un evinin bahçesini temizleme görevi verildi. Askerlerle birlikte bahçeyi temizliyorduk. Hava çok soğuktu. Askerler üşüyor ve aç kalıyordu.
Aşhaneden yarım ekmeklerin arasına helva koydurarak bir poşet içinde getirip askerlere dağıttım.
Orhan Karabulut bunu görünce yanımıza geldi.
“Evladım, senin bahçe temizliğinde ne işin var? Bu işi bir onbaşı bile yapar” dedi.
Ben de resmî üniformayla cuma namazına gittiğim için bu tür görevlere verildiğimi anlattım.
“Biraz bekle. Ben yakında Deniz Kuvvetleri Komutanı olacağım. Seni daha iyi bir yere aldıralım” dedi.
Askerlere kendi eliyle helva ve ekmek getiren bir rütbeliye ilk defa şahit olduğunu söyledi.
Ben de askerlerin üşüdüğünü, yemek saatinin geçtiğini ve akşama kadar çalıştırılacaklarını anlattım:
“Onlar buraya vatan görevi için geldi. Benim sorumluluğumdalar” dedim.
Sırtımı sıvazladı ve beni çay içmeye evine davet etti.
TSK’da inançlı insanlara baskı uygulayanlar olduğu gibi merhametli, adaletli ve vatansever komutanlar da vardı. Bütün kurumu tek renkle anlatmak doğru olmaz.
İskender Pala ile karşılaşmam
Bir başka sürgün yerinde nöbet tutarken askerlerin sivil giyimli bir kişiyle tartıştığını gördüm. Yanlarına gittim.
Beni gören kişi cüzdanından kimliğini çıkardı:
“Ben yüzbaşıyım. Öğrencilere konferans vermek için davet edildim. Daha önce bu birlikte görev yaptım. Bu kapıdan gireceğim, çıkarken diğer kapıyı kullanacağım. Bu nedenle kimlik bırakmak istemiyorum” dedi.
Kimliğe baktığımda üzerinde “Yüzbaşı İskender Pala” yazdığını gördüm.
İlginçtir, o da Beşiktaş’taki Deniz Müzesi’ne sürgün edilen isimlerdendi.
“Tamam yüzbaşım, buyurun geçin” dedim.
Şaşırdı ve adımı sordu.
“Adımın ne önemi var? Siz ünlü edebiyatçı İskender Pala’sınız. Adınızı duydum” dedim.
TSK’nın o dönemindeki tablo buydu. Bazı inançlı insanlar birbirlerini tesadüfen buluyor, sistem içinde var olmaya çalışıyordu.
Başörtüsü nedeniyle yaşanan ayrımcılıklar
O yıllarda bir subayın eşinin başörtülü olması bile bazı üst rütbeli personelin tepkisine yol açabiliyordu.
Hatırladığım olaylardan birinde, karı-koca asker olan bir çift, yaşlı anne ve babalarıyla orduevine pasta almak için gelmişti. Kadın yüzbaşı, eşi binbaşıydı. Arabadaki yaşlı baba emekli astsubay, yanındaki başörtülü kadın ise eşiydi.
Askerler aileyi içeri almak istemedi. Nöbetçi olduğum için olaya müdahale ettim. Yaşlı insanları içeri aldım ve askere bu tutumu nedeniyle kızdım.
Birkaç dakika sonra orduevinden bağırışlar ve çığlıklar geldi. Askerleri toplayarak olay yerine gittim. İlk anda bir saldırı olduğunu düşündüm.
Gittiğimde Koramiral Taner Uzunay’ın yaşlı anne ve babaya, yanlarındaki subay çocuklarına bağırdığını gördüm.
Bana dönerek, “Bu başörtülü kadını ve sakallı adamı nasıl içeri aldın?” diye çıkıştı.
Ben de durumu anlattım:
“Efendim, bu hanımefendi subay, eşi subay. Yaşlı bey yıllarca TSK’ya hizmet etmiş emekli bir astsubay. Hanımefendi de onun eşi. Torunlarının doğumu için pasta alıp çıkacaklar. Genelkurmay Başkanlığının yaşlılarla ilgili emri de bulunuyor.”
Sonunda pastayı alıp çıkmalarına izin verildi. Ancak bir daha başörtülü hiç kimsenin içeri alınmaması yönünde talimat verildi.
Bu olaylar yaşanırken de FETÖ kamuoyunda ve bizim hayatımızda bilinen, açıkça tanımlanan bir örgüt olarak görünür değildi.
FETÖ ne zaman görünür hâle geldi?
Benim asıl sorum şudur: FETÖ nasıl ve ne zaman görünür hâle geldi?
Benim kanaatime göre Anadolu’nun dindar ve vatansever çocukları devlet içinde görünür olmaya başlayınca FETÖ de kendi gizli yapılanmasını daha etkili biçimde kullanmaya başladı.
Dolayısıyla “FETÖ hiç yoktu” derken kastettiğim, böyle bir örgütlenmenin hiçbir şekilde mevcut olmadığı değildir. Kastettiğim şudur: Bizim yaşadığımız çevrede, toplumun ve askerî personelin gündeminde FETÖ adıyla bilinen açık bir yapı yoktu. Varsa da kendisini gizliyor ve gerçek kimliğini göstermiyordu.
Bugünden geriye baktığımda FETÖ’nün uzun yıllar boyunca gizlenerek örgütlendiğine inanıyorum.
Ayrıca FETÖ ile Ergenekon olarak anılan yapıların birbirini besleyen, farklı görünen fakat aynı toplumsal yarılmalardan yararlanan ikiz mekanizmalar olduğunu düşünüyorum. Bu benim kişisel değerlendirmemdir.
MİT’in başında bugün bilgili ve birikimli bir başkan bulunuyor. İbrahim Kalın’ın veya bu konuda arşivlere erişebilecek başka araştırmacıların Türkiye’deki gizli yapılanmaların tarihini kapsamlı biçimde kaleme alması, milletin yaşananları daha iyi anlamasına katkı sağlayabilir.
Son söz: Anadolu çocukları örgütlere terk edilmemeli
Bu ülkede doğan çocukların kulağına ezan okunur.
Bu ülkenin çocuklarının önemli bir bölümü Müslümandır, Türk milletinin parçasıdır ve vatanına bağlıdır.
Dindar insanları sistemin dışına iten, onları sürekli aşağılayan ve devlet içinde meşru bir varlık alanı tanımayan katı laik uygulamalar, gizli örgütlerin kendilerini koruyucu veya temsilci gibi sunabilmesine elverişli bir ortam oluşturdu.
Bu nedenle Bilal Erdoğan’ın sözlerindeki temel tespiti doğru buluyorum.
Ancak sorumluluğu yalnızca tek bir döneme veya tek bir toplumsal kesime yüklemek de yeterli değildir. Gizli örgütlerin suçları, onları koruyanlar, kullananlar ve devlet içinde yükselmelerine izin veren mekanizmalar ayrıca incelenmelidir.
Bugün yapılması gereken, “Terörsüz Türkiye” hedefi kapsamında Türk milletinin çocuklarını PKK ve FETÖ gibi örgütlerin etkisinden kurtarmaktır.
FETÖ’nün kullandığı, sırtına basarak yükseldiği dindar ve inançlı Anadolu çocukları bu örgütten ayrıştırılmalıdır. Örgütün tabanını oluşturan korkular, mağduriyetler ve yanlış aidiyetler ortadan kaldırılmalıdır.
FETÖ’yü etkisizleştirmenin yollarından biri, örgütün sömürdüğü dindar insanları onun tekelinden kurtarmak ve inançlı olmanın gizli bir örgüte mensup olmak anlamına gelmediğini açıkça ortaya koymaktır.
Aynı yaklaşım PKK için de geçerlidir. Terör örgütleri ile onların etkisi altında kalmış insanlar birbirinden ayrılmalı; vatandaşlar yeniden topluma, devlete ve ortak geleceğe kazandırılmalıdır.
Türkiye, kendi çocuklarını hiçbir örgüte bırakmamalıdır.
Yusuf İnan
SehitlerOlmez.com
Yusuf İnan, gazeteci ve yazardır. UAPresa.com, WiseNewsPress.com, SehitlerOlmez.com ve Yerelgundem.com Genel Yayın Yönetmenliği görevlerini yürütmektedir. Türkiye ve dünya gündemiyle ilgili stratejik ve siyasi analizler konusunda uzmanlaşmıştır.













