Bukowski’ye atfedilen söz: Güven, ihanet ve sınır koymak

Bukowski’ye atfedilen “Kimseye ihanet etmesine izin verecek kadar güvenme” sözü, güven, sınır ve insan ilişkilerindeki kırılganlığı anlatıyor.

Bukowski’ye atfedilen söz: Güven, ihanet ve sınır koymak

Ahmet Taş | Yerel Gündem
ANKARA, TÜRKİYE — Bukowski’ye atfedilen “Kimseye, sana ihanet etmesine izin verecek kadar güvenme” sözü, güvenin güzelliği kadar ölçüsüz güvenin doğurabileceği kırılganlığı da hatırlatıyor.

İnsan ilişkilerinin en temel ihtiyacı güvendir. Ailede, dostlukta, aşkta, iş hayatında ve toplumsal bağlarda güven olmadan derinlik kurulamaz. Fakat bu söz, güvenin sınırsız teslimiyetle karıştırıldığında insanı savunmasız bırakabileceğini anlatır. Asıl mesele kimseye güvenmemek değil; güveni akılla, sınırla ve farkındalıkla birlikte kurabilmektir.

Güven insanın en büyük ihtiyacıdır

Güven, insanın kendisini bir ilişkinin içinde rahat hissetmesini sağlar. Birine güvenmek, onun yanında maskesiz kalabilmek, zayıflığını gösterebilmek, korkularını anlatabilmek ve gerektiğinde dayanabileceğini bilmektir. Bu yüzden güven, yalnızca duygusal değil, varoluşsal bir ihtiyaçtır.

Fakat güven ne kadar güçlü bir duyguysa, kırıldığında bıraktığı iz de o kadar derindir. Çünkü insan çoğu zaman yabancıların değil, yakın gördüklerinin ihanetiyle sarsılır. Güvendiği kişinin zarar vermesi, yalnızca o kişiye dair inancı değil, insanın kendisine ve dünyaya bakışını da zedeler.

Bu sözün gücü de burada saklıdır. İhanetten korunmanın yolu kalbi kapatmak değildir. Ama kalbi bütünüyle savunmasız bırakmak da değildir.

Ölçüsüz güven neden tehlikeli olabilir?

Bir insana güvenmek ile bütün hayatının anahtarını ona teslim etmek aynı şey değildir. Sağlıklı güven, karşılıklı emek, tutarlılık ve zaman içinde oluşur. Ölçüsüz güven ise çoğu zaman tanımadan, sınamadan, sınır koymadan ve kırılma ihtimalini yok sayarak gelişir.

Bazı insanlar sevdiklerine çok hızlı inanır. Çünkü sevilmek, anlaşılmak ve ait olmak isterler. Bu istek insanidir. Fakat insanın içindeki sevgi ihtiyacı, gerçekleri görmesini engelliyorsa, güven bir bağ değil bağımlılık haline gelebilir.

Ölçüsüz güvenin tehlikesi, karşı tarafın kötü niyetli olmasından ibaret değildir. Bazen kişi kötü değildir ama olgun değildir. Sır saklayamaz, sorumluluk alamaz, sadakat gösteremez, zor zamanda kaçabilir. Yani ihanet yalnızca kasıtlı kötülükle değil, zayıf karakterle de gerçekleşebilir.

İhanet bazen tek bir olay değildir

İhanet denildiğinde çoğu insanın aklına büyük kırılmalar gelir. Aldatılmak, yarı yolda bırakılmak, sırların açığa çıkarılması, verilen sözlerin tutulmaması veya menfaat uğruna terk edilmek gibi ağır örnekler düşünülür. Oysa ihanet bazen tek bir büyük olay değil, küçük ihmallerin birikimidir.

Sürekli görmezden gelinmek, duyguların hafife alınması, verilen sözlerin sıradan biçimde bozulması, zor zamanda yalnız bırakılmak veya güvenilen kişinin başkalarının yanında sessiz kalması da insanın iç dünyasında ihanet duygusu doğurabilir.

Bu yüzden güven, yalnızca “bana zarar vermez” beklentisi değildir. Güven aynı zamanda “beni korur, beni satmaz, beni küçük düşürmez, zor zamanda arkamda durur” beklentisidir. Bu beklenti sürekli boşa çıkıyorsa, orada ilişkinin adı ne olursa olsun güven zedelenir.

Sınır koymak güvensizlik değildir

Bu sözün en önemli dersi, sınır koymanın güvensizlikle karıştırılmaması gerektiğidir. Birine sınır koymak, onu sevmemek anlamına gelmez. Tam tersine, sağlıklı ilişkiler sınırlarla ayakta kalır.

İnsan herkese her sırrını anlatmak zorunda değildir. Her dost gördüğünü hayatının merkezine almak zorunda değildir. Her sevdiğine sınırsız erişim hakkı vermek zorunda değildir. Bazı mesafeler, ilişkiyi soğutmaz; aksine korur.

Sınır, insanın kendisine duyduğu saygının dış çizgisidir. “Buraya kadar gelebilirsin, buradan sonrası benim mahrem alanım” diyebilmek, olgun bir davranıştır. Sınırı olmayan insan ise zamanla başkalarının niyetine, keyfine ve tutarsızlığına açık hale gelir.

Herkese güvenmemek mi, doğru kişiye doğru kadar güvenmek mi?

Bu söz bazen yanlış biçimde “kimseye güvenme” şeklinde anlaşılabilir. Oysa kimseye güvenmemek de insanı sağlıklı bir hayata götürmez. Sürekli şüpheyle yaşamak, her ilişkide ihanet beklemek, yakınlığı tehdit gibi görmek insanı yalnızlaştırır.

Asıl mesele güveni tamamen kesmek değil, güveni doğru ölçüyle vermektir. İnsanlar zaman içinde tanınır. Zor zamanlarda, menfaat çatışmalarında, sır emanet edildiğinde, başarı ve başarısızlık anlarında karakterleri daha iyi görünür.

Doğru güven, gözlemle büyür. Sözle değil davranışla güçlenir. Bir insanın güzel konuşması, her zaman güvenilir olduğunu göstermez. Tutarlılığı, zor anlarda tavrı, başkasına davranışı ve küçük meselelerdeki dürüstlüğü daha belirleyicidir.

Bukowski ruhuna yakın olan taraf

Bu sözün Charles Bukowski’ye ait olduğu kesin biçimde belgelenmiş değildir; ancak ona yakıştırılmasının nedeni anlaşılabilir. Bukowski’nin edebi dünyasında insan ilişkileri çoğu zaman pürüzsüz değildir. Yalnızlık, kırgınlık, sertlik, savrulma ve insanın içindeki çatlaklar öne çıkar.

Bukowski’ye atfedilen bu cümle de romantik bir güven masalı anlatmaz. Daha sert ve çıplak bir gerçekliğe işaret eder. İnsan sevebilir, inanabilir, bağlanabilir; ama bütün bunları yaparken kendini tamamen başkasının vicdanına teslim etmemelidir.

Bu bakış karamsar görünebilir. Fakat aslında içinde bir özsaygı çağrısı taşır. “Kendini o kadar değersizleştirme ki, birinin ihaneti senin bütün dünyanı yıkabilsin” der.

İlişkilerde güven nasıl sağlıklı kurulur?

Sağlıklı güvenin ilk şartı acele etmemektir. İnsan yeni tanıdığı birine hemen en derin sırlarını, en kırılgan taraflarını ve bütün beklentilerini teslim ettiğinde, karşı tarafın bunu taşıyıp taşıyamayacağını bilmeden risk almış olur.

İkinci şart tutarlılığı izlemektir. Güvenilir insan, yalnızca iyi günlerde iyi davranmaz. Sözünde durur, yokluğunuzda da sizi korur, sınırlarınıza saygı gösterir, hatasını kabul eder ve çıkarı değiştiğinde karakterini değiştirmez.

Üçüncü şart kendini unutmamaktır. Birine güvenmek, kendi sezgilerini susturmak anlamına gelmez. İçinizde bir rahatsızlık varsa, sürekli aynı yerden kırılıyorsanız, sözler ile davranışlar arasında büyük fark görüyorsanız, bunu ciddiye almak gerekir.

İhanetten sonra insan nasıl toparlanır?

İhanete uğrayan insan yalnızca karşısındakine değil, bazen kendisine de kızar. “Nasıl göremedim?”, “Neden bu kadar güvendim?”, “Neden sınır koymadım?” diye düşünür. Bu sorular doğaldır; fakat insan kendini acımasızca suçlamamalıdır.

Güvenmek bir zayıflık değildir. Yanlış kişiye fazla güvenmek acı bir tecrübe olabilir; ama bu, insanın iyi niyetini bütünüyle suçlu yapmaz. Önemli olan, yaşanan tecrübeden sonra kalbi tamamen kapatmadan daha bilinçli sınırlar kurabilmektir.

İyileşme, hem kırgınlığı kabul etmek hem de kendine şu izni vermektir: “Bir daha güvenebilirim; ama bu kez daha dikkatli, daha yavaş ve daha sağlam adımlarla.”

Sözün bize bıraktığı ders

“Kimseye, sana ihanet etmesine izin verecek kadar güvenme” sözü, insanı sevgisizliğe değil, ölçülü sevgiye çağırır. Güven güzel bir şeydir; fakat güvenin yanında akıl, gözlem, sınır ve özsaygı da olmalıdır.

Birine güvenmek, kendini silmek değildir. Birini sevmek, bütün savunma duvarlarını yıkmak değildir. Yakınlık, insanın değerini azaltmamalı; aksine onu daha güvende hissettirmelidir.

Bu sözün en güçlü tarafı, insanın kendi iç kalesini korumasını hatırlatmasıdır. İnsan sevebilir, dost olabilir, bağlanabilir, emek verebilir. Ama bütün bunları yaparken kendisini tamamen başkasının sadakatine emanet etmemelidir.

Çünkü güven, karşılıklı taşınan bir emanettir. Tek taraflı taşınırsa yük olur. Yanlış kişiye sınırsız verilirse yara olur. Doğru kişiye, doğru ölçüde verilirse insanı hayata bağlayan en değerli duygulardan biri olur.

www.bilgetabirci.com