Karşı olduğumuz kişilerin haklarını korumak demokrasi için önemlidir
Prof. İoanna Kuçuradi’nin hak vurgusu, insanın yalnız sevdiklerini değil karşı olduğu kişilerin temel haklarını da savunması gerektiğini hatırlatıyor.
Bilge Türk | İyi Psikolog
İSTANBUL, TÜRKİYE — Prof. İoanna Kuçuradi’nin hak ve etik sorumluluk vurgusu, insanın yalnız yakınlarının değil, karşı olduğu kişilerin temel haklarını da savunabilmesi gerektiğini hatırlatıyor.
İnsan hakları meselesi çoğu zaman soyut bir hukuk konusu gibi görülür; oysa günlük hayatın en somut sınavlarından biridir. Bir insanın adalet anlayışı, yalnız sevdiği, benimsediği ya da kendisine benzeyen kişilere karşı tutumuyla ölçülmez. Asıl ölçü, kişinin hoşlanmadığı, aynı fikirde olmadığı veya karşıt gördüğü insanların hakları söz konusu olduğunda nasıl davrandığıdır.
Prof. İoanna Kuçuradi’nin şu sözleri bu noktada güçlü bir etik hatırlatma niteliği taşır:
“Arkadaşlarımızın haklarını korumak marifet değil, karşı olduğumuz insanların haklarını, temel haklarını korumak marifettir, eğer marifet istiyorsanız. Bunlar da öğrenilecek şeylerdir. Öğrendikten sonra yapıp yapmamak kişiye kalıyor.”
Bu yaklaşım, insan haklarını kişisel yakınlık, siyasi tercih, dünya görüşü ya da duygusal sempatiyle sınırlamayan bir bakış açısını öne çıkarır. Çünkü temel haklar, yalnız “bizden olanlar” için değil, insan olduğu için herkes için geçerlidir.
Hak savunusu yakınlıkla sınırlanamaz
İnsan doğası gereği kendisine yakın olanı korumaya daha yatkındır. Aile bireyinin, arkadaşın, aynı görüşü paylaştığın kişinin ya da aynı topluluğa ait hissettiğin insanın hakkı ihlal edildiğinde tepki göstermek çoğu zaman daha kolaydır. Çünkü burada duygusal bağ, aidiyet ve ortak kimlik devreye girer.
Ancak etik açıdan zor olan, bu koruma refleksini yalnız yakın çevreyle sınırlamamaktır. Bir kişi haksızlığa uğradığında, onun kim olduğu kadar neye maruz kaldığı da önemlidir. Eğer hak ihlali yalnız mağdurun kimliğine göre değerlendiriliyorsa, orada evrensel bir adalet anlayışından söz etmek güçleşir. Hak savunusu, sempati duyulan kişilere ayrıcalık tanımak değil, insan onurunu herkes için koruyabilmektir.
Karşıt görüşe tahammül değil, hak bilinci
Karşı olduğumuz insanların temel haklarını korumak, onların her düşüncesini onaylamak anlamına gelmez. Bu ayrım çoğu zaman gözden kaçar. Bir kişinin ifade özgürlüğünü, adil yargılanma hakkını, yaşam hakkını ya da insan onurunu savunmak, onun fikirlerini benimsemek demek değildir. Burada savunulan şey kişiyle özdeşleşmek değil, hak ilkesine bağlı kalmaktır.
Bu nedenle hak bilinci, basit bir tahammül meselesinden daha derindir. Tahammül, bazen üstten bakan ve geçici bir katlanma hali olabilir. Hak bilinci ise daha sağlam bir temele dayanır. “Bu kişiye katılmıyorum, hatta söylediklerine karşıyım; ama onun temel haklarının çiğnenmesini kabul edemem” diyebilmek, demokratik ve etik olgunluğun göstergesidir.
Adalet duygusunun en zor sınavı
Adalet duygusu, en çok duyguların yoğunlaştığı anlarda sınanır. İnsan öfkelendiğinde, incindiğinde ya da tehdit altında hissettiğinde karşı tarafın hakkını görmezden gelmeye daha yatkın olabilir. Bu nedenle hak savunusu yalnız bilgi değil, aynı zamanda karakter ve irade meselesidir.
Bir toplumda insanlar yalnız kendi grubunun mağduriyetini görüp diğerlerinin acısını önemsizleştirirse, adalet ortak bir değer olmaktan çıkar. Herkes kendi mahallesinin adaletini savunmaya başlar. Böyle bir ortamda hak kavramı evrensel niteliğini kaybeder ve güç ilişkilerine göre değişen bir araca dönüşür.
Oysa temel hakların anlamı tam da burada ortaya çıkar. Temel haklar, çoğunluğun hoşuna giden kişilere verilen bir ödül değildir. İnsan olmanın gereği olarak tanınması gereken güvencelerdir. Bu nedenle bir kişinin sevilmemesi, yanlış bulunması ya da eleştirilmesi onun temel haklarının yok sayılması için gerekçe olamaz.
Hak bilinci öğrenilebilir bir tutumdur
Kuçuradi’nin sözlerinde dikkat çeken noktalardan biri de “Bunlar da öğrenilecek şeylerdir” ifadesidir. Bu cümle, hak bilincinin doğuştan eksiksiz gelen bir özellik olmadığını, eğitimle, düşünmeyle ve deneyimle gelişebileceğini gösterir. İnsan, kendi önyargılarını fark etmeyi, duygularıyla ilkeleri birbirinden ayırmayı ve hak meselesine daha geniş bir yerden bakmayı öğrenebilir.
Bu öğrenme yalnız okulda verilen bilgilerle sınırlı değildir. Aile içinde, sosyal ilişkilerde, iş hayatında, medyada ve kamusal tartışmalarda da hak bilinci gelişir ya da zayıflar. Çocuklar, yetişkinlerin farklı düşünen insanlara nasıl davrandığını görerek öğrenir. Toplum, haksızlığa uğrayan kişinin kimliğine göre farklı tepkiler veriyorsa, bu da yeni kuşaklara güçlü bir mesaj bırakır.
Psikolojik olgunluk ve etik mesafe
Karşı olduğumuz kişilerin haklarını koruyabilmek, psikolojik açıdan da olgunluk gerektirir. Çünkü insanın kendi duygularıyla ilkeleri arasına mesafe koyabilmesi kolay değildir. Bir kişiye kızıyor olmak, onun haksızlığa uğramasını istemeyi meşru hale getirmez. Bir görüşten rahatsız olmak, o görüşü savunan kişinin insan onurunu yok saymayı haklı çıkarmaz.
Bu noktada etik mesafe önem kazanır. Etik mesafe, kişinin duygusuzlaşması değil, duygularının kararlarını bütünüyle yönetmesine izin vermemesidir. İnsan öfkesini, korkusunu ya da kırgınlığını fark edebilir; fakat yine de adalet ilkesinden uzaklaşmamayı seçebilir. Bu seçim, hem bireysel olgunluk hem de toplumsal barış açısından değerlidir.
Toplumun ortak zemini haklarla kurulur
Farklı görüşlerin, yaşam tarzlarının ve inançların bir arada bulunduğu toplumlarda ortak zemin, herkesin aynı düşünmesiyle kurulmaz. Ortak zemin, farklı düşünen insanların temel haklarının güvence altında olmasıyla oluşur. İnsanlar, yalnız güçlü olduklarında değil, azınlıkta kaldıklarında da haklarının korunacağını bildiklerinde topluma güven duyabilir.
Bu nedenle insan hakları, yalnız hukuk metinlerinde yer alan ilkeler değil, günlük hayatta tekrar tekrar sınanan bir sorumluluktur. Bir haber karşısında verilen tepki, bir tartışmada kullanılan dil, sosyal medyada yapılan yorum, iş yerinde alınan tavır ya da aile içinde kurulan cümleler bu sorumluluğun parçasıdır.
Sonuç olarak, sevdiklerimizin haklarını savunmak insani ve değerlidir; fakat adaletin asıl ölçüsü bununla sınırlı değildir. Asıl mesele, karşı olduğumuz insanların temel hakları söz konusu olduğunda da aynı ilkeyi koruyabilmektir. Bu tutum öğrenilebilir, geliştirilebilir ve bilinçli bir tercih haline getirilebilir. Öğrendikten sonra yapıp yapmamak ise Kuçuradi’nin işaret ettiği gibi kişinin etik sorumluluğuna kalır.













