DEM Parti, süreç ve özür: Türkiye önce özür bekliyor
DEM Parti’nin süreçte tıkanıklık açıklamaları, Türkiye’de terör mağdurları ve şehit aileleri açısından özür ve vicdan tartışmasını yeniden gündeme taşıdı.
Yusuf İnan
Gazeteci |Siyasi & Stratejik Analist
DEM Parti çevreleri son dönemde sık sık “süreçte tıkanıklık var” açıklamaları yapıyor. Ancak bu açıklamaların içinde eksik olan çok önemli bir cümle var: Bu süreci kim tıkıyor?
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, Kars’ta yaptığı konuşmada kamuoyunda “Terörsüz Türkiye” olarak bilinen sürece ilişkin “tıkanıklıklar” bulunduğunu, bu tıkanıklıkları aşmak için çabaladıklarını söyledi. Hatimoğulları, toplumda barış beklentisinin yüksek olduğunu, sürecin uzamasının ise inancı zayıflattığını ifade etti.
Peki gerçekten mesele yalnızca devletin somut adım atıp atmaması mıdır? Yoksa bu ülkenin 40 yılı aşan kanlı terör hafızasında hiç konuşulmayan başka bir büyük eksiklik mi vardır?
Benim gördüğüm eksiklik şudur: Özür yok. Pişmanlık yok. Yüzleşme yok.
Süreç vicdansız ilerlemez
Bir ülkede süreçten, barıştan, demokratik toplumdan, annelerin gözyaşından söz edilecekse, önce o ülkenin bütün annelerinin gözyaşı görülmek zorundadır.
Bu ülkede bebekler öldürüldü. Öğretmenler şehit edildi. Doktorlar, askerler, polisler, korucular, işçiler, mühendisler, gençler, yaşlılar, kadınlar ve masum siviller terörün hedefi oldu.
Eren Bülbül gibi daha hayatının baharında, vatan sevgisiyle büyüyen delikanlılar toprağa düştü. Kimi anneler evladının tabutuna sarıldı, kimi çocuklar babasız büyüdü, kimi ailelerin sofrasında bir sandalye sonsuza kadar boş kaldı.
Şimdi soralım: Abdullah Öcalan bu milletten bir kez özür diledi mi? PKK yöneticileri öldürülen bebekler için, öğretmenler için, doktorlar için, şehit aileleri için bir kez pişmanlık gösterdi mi? DEM Parti yöneticileri, terörün bu ülkede açtığı derin yaralar için açık ve samimi bir yüzleşme çağrısı yaptı mı?
Eğer bu sorulara net bir cevap yoksa, “süreç tıkanıyor” demek kolaydır. Zor olan, süreci tıkayan asıl vicdani düğümü görmektir.
Tıkanıklık devletin değil, vicdanın kapısındadır
DEM Parti çevreleri çoğu zaman devletten adım bekliyor. Devlet konuşsun, devlet açılım yapsın, devlet kolaylık sağlasın, devlet güvence versin, devlet zemin oluştursun…
Peki bu millet ne yapacak? Şehit aileleri ne yapacak? Evladını toprağa veren anneler ne yapacak? Terör saldırılarında hayatı parçalanan aileler hangi cümleyle teselli bulacak?
Bir toplumun hafızasında bu kadar büyük acı varken, sürecin yalnızca siyasi müzakere diliyle ilerlemesi mümkün değildir. Türkiye’de 86 milyon insanın hafızasında terörün bıraktığı iz vardır. Kimi doğrudan şehit ailesidir, kimi akrabasını kaybetmiştir, kimi bir komşusunu, öğretmenini, askerini, polisini, doktorunu, arkadaşını toprağa vermiştir.
Bu toplumun tamamına “artık süreç var, ileriye bakalım” demek yetmez.
Önce “biz ne yaptık?” sorusu sorulmalıdır.
Özür, zayıflık değil insanlık borcudur
Bazıları özür meselesini siyasi yenilgi gibi görebilir. Oysa özür, gerçek bir barışın ilk eşiğidir.
Bir insan, bir örgüt, bir siyasi hareket veya bir çevre geçmişte açılan acılarla arasına ahlaki bir mesafe koymadan yeni bir gelecek inşa edemez. “Acılar yarıştırılamaz” cümlesi doğrudur. Hiçbir annenin acısı yarıştırılamaz. Ama acıların yarıştırılmaması, fail ile mağdur arasındaki ahlaki farkın silinmesi anlamına da gelmez.
Şehit annesiyle evladını dağa gönderen annenin acısı elbette insani düzeyde yürek yakıcıdır. Fakat bir annenin evladı devletin güvenliği için görev yaparken şehit edilmişse, diğer tarafta onu hedef alan terör yapısı varsa, burada tarihsel ve ahlaki bir yüzleşme gereklidir.
Barış dilinin en büyük yanlışı, faili görünmez kılmaktır.
Eğer bebekleri öldürenler, öğretmenleri hedef alanlar, köyleri basanlar, mayın döşeyenler, şehirleri kana bulayanlar bir kez bile “biz yanlış yaptık” demiyorsa, süreç nasıl ilerleyecek?
“Pardon” demek yetmez, gerçek pişmanlık gerekir
Mehmet Akif’e atfedilen o sert söz hafızalardadır: “Pardon çıktı, eşeklik mübah oldu.”
Bu söz, tam da bugünkü tartışmanın ruhunu anlatıyor. Eğer bir ülkede herkes her şeyi yaptıktan sonra yalnızca “pardon” diyerek yoluna devam edecekse, adalet duygusu çöker. Fakat burada o “pardon” bile yok.
Özür yok. Pişmanlık yok. Samimi muhasebe yok.
O zaman hangi süreçten bahsediyoruz?
Bir siyasi süreç, sadece masa kurmakla olmaz. Sadece açıklama yapmakla olmaz. Sadece “barış istiyoruz” demekle olmaz. Barışın ahlaki zemini, geçmişte öldürülen masumların hatırasına saygı göstermekten geçer.
Bir öğretmenin mezarı başında özür dilenmeden, bir şehit annesinin kapısı çalınmadan, bir bebeğin adının geçtiği yerde gözler yere indirilmeden süreç olmaz.
DEM Parti önce kendi tabanına hakikati söylemeli
DEM Parti gerçekten Türkiye’de yeni bir dönemin kapısını açmak istiyorsa, önce kendi siyasi dilini değiştirmek zorundadır.
Sürekli devleti, iktidarı, bürokrasiyi, güvenlik politikalarını eleştirmek kolaydır. Zor olan, PKK’nın bu ülkeye yaşattığı acılarla yüzleşmektir.
DEM Parti yöneticileri şunu açıkça söyleyebilmelidir: Bebeklerin öldürülmesi yanlıştı. Öğretmenlerin öldürülmesi yanlıştı. Sivillerin hedef alınması yanlıştı. Şehit ailelerinin acısı bizim de vicdanımızın meselesidir. PKK’nın silahlı şiddeti bu ülkeye büyük zarar verdi.
Bu cümleler kurulmadan, “barış” kelimesi eksik kalır.
Çünkü barış, yalnızca devletin adım atmasıyla kurulmaz. Barış, aynı zamanda şiddeti meşrulaştıran dilin terk edilmesiyle kurulur.
TBMM’de şehit ailelerinin sesi nerede?
Bugün DEM Parti milletvekilleri Kürt kimliği üzerinden siyaset yapıyor, Meclis’te temsil ediliyor, maaş alıyor, demokratik siyasetin bütün imkanlarından yararlanıyor.
Bunda hukuken bir sorun yok. Demokratik siyaset, temsil ve fikir beyanı elbette meşrudur. Ancak aynı Meclis’te şehit ailelerinin doğrudan, güçlü ve kurumsal bir sesi var mı?
Yıllarca terörle mücadelede evladını, eşini, kardeşini, babasını kaybeden ailelerin siyasal temsil mekanizmalarında yeterince görünür olmaması, büyük bir eksikliktir.
Eğer Türkiye bir süreç konuşacaksa, bu sürecin merkezinde yalnızca siyasi partiler değil, şehit aileleri de olmalıdır. Onların rızası, onların duygusu, onların adalet beklentisi yok sayılarak hiçbir süreç toplumsal meşruiyet kazanamaz.
Sürecin anahtarı özür ve yüzleşmedir
Tülay Hatimoğulları “süreçte tıkanıklık var” diyor. Evet, tıkanıklık var. Ama bu tıkanıklık sadece yasal düzenleme, idari adım veya siyasi irade meselesi değildir.
Asıl tıkanıklık, özür kapısındadır.
Öcalan ve PKK yöneticileri, bu millete verdikleri acılar için açıkça pişmanlık göstermeden bu süreç ilerleyemez. DEM Parti de bu yüzleşmeyi sürekli erteleyerek barış dili kuramaz.
Türkiye’nin beklediği şey intikam değildir. Türkiye’nin beklediği şey önce vicdandır.
Bu millet büyüktür. Affetmesini de bilir, kucaklamasını da bilir, acısını içine gömüp geleceğe bakmasını da bilir. Ama bunun için önce karşısında samimiyet görmek ister.
Şehitlerin hatırası yok sayılamaz
Bu ülkede barış kelimesi şehitlerin hatırasını silmek için kullanılamaz. Annelerin gözyaşı yalnızca bir tarafın siyasi söylemine malzeme yapılamaz.
Eğer gerçekten annelerin gözyaşı dinecekse, önce bütün annelerin acısı aynı ciddiyetle görülmelidir. Şehit annesinin gözyaşı da bu ülkenin en kutsal emanetlerinden biridir.
DEM Parti çevreleri süreçten söz ederken, bu gerçeği görmezden gelemez.
Bu topraklarda kalıcı huzur isteniyorsa, ilk cümle şu olmalıdır:
“Bu ülkenin bebeklerinden, öğretmenlerinden, şehitlerinden, annelerinden ve milletinden özür diliyoruz.”
Bu cümle kurulmadan süreç ilerlemez. Çünkü barışın yolu siyasetten önce vicdandan geçer.
Yusuf İnan
Yusuf İnan, gazeteci ve yazardır. WiseNewsPress.com, SehitlerOlmez.com ve Yerelgundem.com Genel Yayın Yönetmenliği görevlerini yürütmektedir. Türkiye ve dünya gündemiyle ilgili stratejik ve siyasi analizler konusunda uzmanlaşmıştır.













