Mescid-i Aksa’nın Son Nöbetçisi: Iğdırlı Onbaşı Hasan’ın Emaneti Gazze’de Yaşıyor

Kudüs’te yıllarca “son nöbetçi” olarak anılan Iğdırlı Onbaşı Hasan’ın emanet bilinci ve Gazze’de adını yaşatan cami ile sembolize olan tarihî hafıza anlatılıyor.

Mescid-i Aksa’nın Son Nöbetçisi: Iğdırlı Onbaşı Hasan’ın Emaneti Gazze’de Yaşıyor

Mescid-i Aksa’nın Son Nöbetçisi: Iğdırlı Onbaşı Hasan’ın Emaneti Gazze’de Yaşıyor

YUSUF İNAN / ŞEHİTLER ÖLMEZ / KUDÜS, FİLİSTİN

Kudüs’te bir nöbetin hikâyesi

1972 yılının sıcak bir Mayıs akşamı… Resmî bir heyeti takip eden bir gazeteci, Mescid-i Aksa’nın avlusunda yamalı üniformasıyla dimdik duran yaşlı bir adamla karşılaştı. Kendini “Osmanlı Ordusu, 20. Kolordu, 36. Tabur, 8. Bölük, 11. Ağır Makineli Tüfek Takımı Komutanı, Iğdırlı Onbaşı Hasan” olarak tanıtan bu kişi, İngiliz işgali sonrası Kudüs’te artçı birlikten geriye kalan son neferdi. Kolağası Mustafa’nın sözünü emir bilmiş, “Mescid-i Aksa’ya halel gelmesin” diye şehrin onur nöbetini yıllarca tek başına sürdürmüştü.

Artçı birliğin misyonu ve “emanet” bilinci

Osmanlı, işgal sırasında şehirde yağma ve kargaşayı önlemek için küçük bir artçı birlik bırakmıştı. Mütareke sonrasında ordunun terhisine rağmen Hasan Onbaşı, komutanının “Kudüs’te nöbeti sürdürün” telkinini emanet olarak kabul etti. Zaman ilerledi, silah sesleri sustu; fakat Kudüs’teki sessiz nöbet bitmedi. Yıllar, birliğin neferlerini tek tek alıp götürürken, Onbaşı Hasan Mescid-i Aksa’nın avlusunda “Osmanlı da terk etmedi” duygusunu yaşatmak için beklemeyi sürdürdü.

Bir selam, bir vasiyet: “Tekmili tamamdır, kumandanım”

Gazeteciye emanet ettiği mesaj açıktı: Yolun Tokat’a düşerse Kolağası Mustafa’ya “Kudüs’ün nöbeti bırakıldığı yerde devam ediyor” diye haber verilecekti. Ancak yıllar sonra ulaşılan bilgi, bu vasiyetin sahibi için hüzünlüydü: “Mescid-i Aksa’yı bekleyen son Osmanlı askeri bugün öldü.” Böylece, bir devrin “onur nöbeti” bir telgraf cümlesine sığacak kadar sessiz ve vakur bir kapanışla tarihe karıştı.

Sembolden sürekliliğe: Gazze’de Onbaşı Hasan Camii

Aradan yaklaşık bir asır geçtikten sonra, Gazze’de inşa edilen bir camiye “Onbaşı Hasan” adı verildi. Bu tercih, yalnızca bir kişiyi değil; Kudüs ve çevresinde asırlarca devam eden koruma, saygı ve emanet duygusunu temsil ediyordu. İsmi yaşatılan bir camiden yükselen ezan, Kudüs’teki o uzun nöbetin yankısını bugüne taşıdı. Böylece tarih, bir askerin şahsi sadakatini kolektif bir hafızaya dönüştürdü.

Tarihî hatıranın anlamı: Bir nöbetin bugüne söyledikleri

Onbaşı Hasan’ın hikâyesi, savaşın yıkımını değil; vakarın, sükûnetin ve sorumluluğun sürekliliğini anlatır. “Nöbet” burada yalnızca askerî bir görev değil, bir şehri, bir mabedi ve bir hafızayı koruma kararlılığıdır. Bu nedenle öykü, Osmanlı’dan bugüne uzanan geniş bir zaman diliminde; inanç, emanet ve vefanın ortak paydasında karşılık bulur. Gazze’deki caminin adı, sadece geçmişi yad etmek değil; aynı zamanda bugüne “emaneti devralma” çağrısıdır.

Kültürel hafızada yer eden bir duruş

Kudüs’ün taşları, avluları ve revakları kadar, onları bekleyenlerin isimleri de hafızanın parçasıdır. Iğdırlı Onbaşı Hasan’ın nöbeti, mekânın kutsiyetine saygı duyan bir nöbettir. Hikâyenin bugünkü anlamı; değerlerin korunmasında sessiz kahramanlıkların da payı olduğunu hatırlatmasıdır. Bu yönüyle, bir askerin örnek ahlâkı; şehirlerin, mabetlerin ve insanlığın ortak mirasına dönük sorumluluk duygusunu diri tutar.

Mescid-i Aksa'nın Son Nöbetçisi: Iğdırlı Onbaşı Hasan

Dört asır boyunca yönetimimizde kalan Kudüs, 9 Aralık 1917'de İngilizlere terk edilmek zorunda kalmıştı. Ancak aslında biz, Mescid-i Aksa'yı bekleyen son Osmanlı askeri vefat ettiğinde Kudüs'ü zaten kaybetmiştik. Kudüs, yani Mescid-i Aksa, Müslümanların namusudur. Bu namusu korumak ve kollamak, Müslüman Türk milletinin son neferine nasip oldu. Ne yazık ki, onun ardından bu görevi üstlenecek bir yiğit daha gelmedi.

Merhum gazeteci İlhan Bardakçı, bu acı ama bir o kadar da ibretlik hatırayı bize aktararak, gelecek nesillere önemli bir ders veriyor. Bu hikayeyi gençlere anlatmak ve onlara bir milletin namusunun, şerefinin ve haysiyetinin nasıl korunacağını öğretmek, hepimizin boynunun borcudur. Iğdırlı Onbaşı Hasan'ın hikâyesi, gençliğe defalarca anlatılmalı, hatta Mescid-i Aksa'da, olayın yaşandığı yerde tarih dersleri verilmelidir. Zira milli şuur ancak böyle bir farkındalıkla zihinlere kazınır.


İlhan Bardakçı'nın Anlatımıyla Unutulmaz Bir Karşılaşma

Gazeteci İlhan Bardakçı, 21 Mayıs 1972 Cuma günü, Kudüs'te Mescid-i Aksa'yı ziyaret ettiği sırada yaşadığı olayı şöyle anlatıyor:

"Gazeteci arkadaşım Said Terzioğlu ile İsrail Dışişleri rehberlerinin yardımıyla bu mübarek mekânı geziyorduk. Kudüs Kapalı Çarşısı'ndan geçip Mescid-i Aksa'nın girişine ulaştık. Burası, Miraç mucizesinin soluklanıldığı ilk kıblemizdi. Hemen oradaki ilk avlu, hala bizim adımızla, '12 bin şamdanlı avlu' olarak anılıyor. Bu isim, Yavuz Sultan Selim'in 1517'de Kudüs'ü fethettikten sonra, yatsı namazını 12 bin şamdan eşliğinde burada kılmasıyla kalmıştır.

Sekiz on basamaklı geniş merdiveni çıktığımızda, o kutsal mescidin bulunduğu ikinci avluya ulaştık. Onu, tam da o merdivenin başında gördüm. Neredeyse iki metre boyunda, iskeletleşmiş vücudu üzerinde garip bir giysi vardı. Paltomu, kaput mu, pardösü mü anlayamadım. Başına kalpak, takke ya da fes değil, öyle bir şey takmıştı. Dimdik duruyordu. Yüzüne bakınca ürktüm. Yeni hasadı kaldırılmış kıraç bir toprak gibiydi. Yüz binlerce çizgi, kırışıklık ve kavruk bir deri kalıntısı. Yanımda eski İstanbullu bir vatandaşımız olan İsrail Dışişleri Daire Başkanı Yusuf vardı.

'Kim bu adam?' diye sordum. Omuz silkti: 'Bilmem,' diye cevap verdi, 'Bir meczup işte. Yıllardır burada dururmuş. Kimseye bir şey sormaz, kimseye bakmaz, kimseyi görmez.'

İçimden bir his beni ona çekti. Yanına yaklaştım ve Türkçe 'Selamünaleyküm baba' dedim. Göz kapaklarını araladığında, yüzü gerildi ve bana bizim o güzelim Anadolu Türkçemizle cevap verdi: 'Aleykümüsselam oğul...' Donakaldım. Ellerine sarıldım, öptüm, öptüm.

'Kimsin sen baba?' diye sordum. Anlattı...

Devletimiz çökerken, Kudüs'ü 401 yıl, 3 ay ve 6 günlük bir hakimiyetin ardından 9 Aralık 1917 Pazar günü terk etmiştik. İngilizler şehre girinceye kadar yağmalanmaması için oraya bir artçı bölük bırakılmıştı. İşte o gün buraya bırakılan artçı bölüğünden olduğunu söyledi.

Sonra, elindeki silahın namlusuna mermi sürer gibi kararlı bir şekilde ekledi: 'Ben, o gün buraya bırakılmış 20. Kolordu, 36. Tabur, 8. Bölük, 11. Ağır Makineli Tüfek Takım Komutanı Onbaşı Hasan'ım.'

Adeta bir minare şerefesi gibi gergin omuzları üzerindeki başı, öpülesi bir sancak gibiydi. Ellerine bir kez daha uzandım. Gururla mırıldandı:

'Sana bir emanetim var oğul. Yıllardır saklarım. Emaneti yerine teslim eder misin?'

'Elbette' dedim. 'Buyur hele.'

'Memlekete döndüğünde yolun Tokat Sancağı'na düşerse, git, burayı bana emanet eden kumandanım Kolağası Musa Efendi'yi bul. Benim için ellerinden öp. Ona de ki: 11. Makineli Takım Komutanı Iğdırlı Onbaşı Hasan, o günden bu yana bıraktığın yerde nöbetinin başındadır. Tekmilim tamamdır kumandanım, dersin.'

Öleyazdım. Sonra yine dikeldi, taş kesildi. Kapalı gözleri ardında, dört bin yıllık Peygamber Ocağı ordumuzun serhat nöbetçisi gibi ufukları süzüyordu. Tam 55 yıl boyunca, unutulmuşluğumuza rağmen devletine hiç küsmemişti.

Türkiye'ye döndüğümde verdiğim sözü yerine getirmek için Tokat'a gittim. Askeri kayıtlardan Kolağası Musa Efendi'nin izini buldum. Ancak yıllar önce vefat etmişti. Sözümü yerine getirememiştim. Yıllar birbirini kovaladı. 1982'de bir gün ajansa geldiğimde, rehberden gelen bir telgrafım olduğunu söylediler. Telgrafta tek bir cümle yazıyordu: 'Mescid-i Aksa'yı bekleyen son Osmanlı askeri bugün öldü.'"

Ruhu şad olsun...

*

*

*

*

*

*

*

*


Asker Vurulunca Değil, Unutulunca Ölür!
www.sehitlerolmez.com