Muhammed-ül Emin’den Güvensizliğe: Dindarlık, İktidar ve Türkiye’nin Büyük Kırılması

Bilal Erdoğan’ın “Müslüman güvenilir insandır” çıkışı Türkiye’de dindarlık, adalet ve güven krizini yeniden gündeme taşıdı. FETÖ, 15 Temmuz, yargı ve toplumsal kırılma ekseninde derin bir analiz.

Muhammed-ül Emin’den Güvensizliğe: Dindarlık, İktidar ve Türkiye’nin Büyük Kırılması

Yusuf İnan
Gazeteci | Yazar
Şehitler Ölmez – Ankara, Türkiye

Muhammed-ül Emin’den Güvensizliğe: Dindarlık, İktidar ve Türkiye’nin Büyük Kırılması

Bilal Erdoğan’ın son dönemde yaptığı “Müslüman güvenilir insandır algısının yeniden inşa edilmesi gerektiği” yönündeki açıklamaları, Türkiye’de sadece bir tespitten ibaret değildir. Bu sözler, aynı zamanda çeyrek asırlık bir siyasal ve toplumsal muhasebenin yüksek sesle dile getirilmesidir. Çünkü bugün Türkiye’de dindarlık, güven ve adalet kavramları arasındaki bağ ciddi biçimde kopmuştur.

Oysa AK Parti, tam da bu bağın güçlü olduğu bir zeminde kuruldu. “Müslüman dürüsttür, emanete ihanet etmez, kul hakkından korkar” algısı, AK Parti’yi iktidara taşıyan en güçlü toplumsal sermayeydi. Bu algı, uzun yıllar boyunca başarıyla sürdürüldü. Devletle millet arasındaki mesafe kapandı, dindar kesimler ilk kez kamusal alanda özgürleşti ve Türkiye önemli reformlara imza attı.

Ancak zamanla bu güven sermayesi eridi.

Güvenin Çöküşü ve Cemaat Travması

Bu erozyonun en yıkıcı ayağını Fethullah Gülen ve onun inşa ettiği cemaat yapısı oluşturdu. Bir dönem “karıncayı incitmez” denilerek kutsanan bu yapı, hak, hukuk ve adalet tanımaz bir mekanizmaya dönüştü. Devletin yargı, emniyet ve bürokrasi sisteminde görev alarak Hz. Muhammed’in (sav) “Muhammed-ül Emin” çizgisinin tamamen dışına çıktı.

Telefon dinlemeler, kumpas davalar, masum insanların itibarsızlaştırılması, devlet gücünün bir cemaat çıkarı için hoyratça kullanılması; sadece hukuku değil, İslam’ın ahlaki temelini de yerle bir etti. Bu yapı, zulümle ve hukuksuzlukla Türk milletini ezdi, horladı, haklarını gasp etti. Ve bunu “din adına” yaptı.

Sonuçta İslam’ın ve Müslümanların güvenilirliği aşındı. Çünkü toplum, dindarlık ile adaletsizliği aynı cümlede duymaya başladı.

15 Temmuz: Bataklığın Açığa Çıkışı

15 Temmuz hain darbe girişimi, bu çarpık yapının ulaştığı noktayı bütün çıplaklığıyla ortaya koydu. Cemaat, kendi kurguladığı bataklığa bu kez 85 milyon Türk milletini çekti. Ardından yurt dışına kaçtılar. Geriye ise büyük bir enkaz bıraktılar.

Üç milyondan fazla insan doğrudan soruşturma geçirdi, yargılandı, cezaevlerine girdi. Ama bu sayı sadece üç milyon değildi. Aile bağlarıyla birlikte neredeyse 85–86 milyonun tamamı, terör soruşturmalarının dolaylı muhatabı haline geldi. Toplum, AK Parti iktidarı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile karşı karşıya getirildi.

Bu süreç, sadece bir güvenlik meselesi değil; derin bir inanç ve adalet krizi yarattı.

Yargı, Dindarlık ve Çelişki

Anayasa Mahkemesi başkanları kürsülerden hak, hukuk ve adalet anlattı. Kur’an’dan, Hz. Muhammed’in sözlerinden alıntılar yapıldı. Ancak pratikte adil kararlar üretilemedi. Türk yargı sistemi doğru tartmadı, terazisi şaştı.

Yargı kıskacı altında inim inim inleyen bir millet ortaya çıktı. Ve toplum, dindar yöneticilerden ümidini kesti. Daha da kötüsü, onlardan korkmaya başladı. Çünkü dindar görünen yöneticiler, cemaatler ve tarikatlar zenginleşiyor; insan haklarına tecavüz ediyor; insanların özel hayatlarını ifşa ediyor; Kur’an’ın ve Hz. Muhammed’in açıkça men ettiği fiilleri işliyordu.

En tehlikelisi ise şuydu: Allah’a olan iman zayıflıyor, güç ve para kutsanıyor, nimetler Allah’tan bilinmiyor; şirk kapıları aralanıyordu.

Bir Gecede Alınan Güç

15 Temmuz gecesi, bu kibir düzeni çöktü. Ellerindeki her şeyi bir gecede kaybettiler. Çünkü Allah verdiğini, dilediğinde geri aldı. Gücü, parayı ve devlet gücünü ilahlaştıranlar; bir gecede tard edildi.

Ancak geride kalan tahribat çok büyüktü.

Ümit mi, Ümitsizlik mi?

Bilal Erdoğan’ın “Müslüman yeniden güvenilir insan olarak anılmalı” çağrısı, bu yüzden hem umut hem de derin bir ümitsizlik barındırıyor. Umut; çünkü sorun ilk kez bu açıklıkla kabul ediliyor. Ümitsizlik; çünkü İsmail Saymaz gibi gazetecilerin, Türk yargısının önemli bir bölümünün hâlâ tarikat ve cemaat etkisi altında olduğunu söylemesi, bu çağrının zeminsiz kalabileceğini gösteriyor.

Allah’tan en çok korkması gereken dindar yargı mensuplarının verdiği hukuk dışı kararlar, insanların Allah inancını zayıflattı. İnsanlar dindarlıktan kaçmaya başladı. Camiler boşaldı. İnanç, korku ile anılır hale geldi.

Dindar ailelerin çocukları deist ve ateist olmaya başladı. “Dindar nesil” söylemiyle büyüyen kuşak, kötü yollara savruldu. Uyuşturucu operasyonlarında, cinsel ve ruhsal sapmalarda adı geçen pek çok kişinin dindar kimliğiyle tanınması, toplumdaki kopuşu derinleştirdi.

Türkiye Nereye Gidiyor?

Bugün Türkiye’de İslam ile arasına mesafe koyan bir toplum gerçeğiyle karşı karşıyayız. İnsanlığın tek ümidi olarak görülen Müslüman Türkiye algısı, FETÖ benzeri harici çizgilerdeki yapıların, cemaat ve tarikatların devlet içinde görev almaya başlamasıyla ağır yara aldı.

Eğer “Müslüman güvenilirdir” sözü yeniden anlam kazanacaksa, bu sadece söylemle olmaz. Hukukla olur. Adaletle olur. Kul hakkını gerçekten öncelemekle olur. Aksi halde bu çağrı, sadece iyi niyetli ama karşılıksız bir temenni olarak kalır.

Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir iktidar dili değil; yeniden ahlak, yeniden adalet ve yeniden emin olma halidir. Aksi halde kaybedilen sadece siyasal güven değil, bir milletin iman ve gelecek umudu olur.

Yusuf İnan

www.sehitlerolmez.com

Yusuf İnan, gazeteci ve yazardır. WiseNewsPress.com, SehitlerOlmez.com ve Yerelgundem.com Genel Yayın Yönetmenliği görevlerini yürütmektedir. Türkiye ve dünya gündemiyle ilgili stratejik ve siyasi analizler konusunda uzmanlaşmıştır.